๑۩۞۩๑



Sürgündeyiz Sodom ve Gomorra'yı yerle bir edeli beri


"Habibim de ki; biz seni
alemlere ibret olasın diye gönderdik!" 13.Bab, 666. Söz.


Hiç bir tanrı çözemedi dilimizi.


Bu yüzden sürgündeyiz
dışımızdan kendi içimize doğru.

Oyunumuz sakıncalıdır
bin yaşından küçükler için
ve açmaz kadın-erkek hikâyelerini.


Kovulduk diye bütün mabed kapılarından,


aynaları boğazlayıp
peygamberler çıkarttık içlerinden.

Ve fısıldadık onlara
ayetlerimizi tanrılar düzüşürken.


O haylaz sivrisineğiz biz,
Firavun'un burnuna kaçtık
nemrudlaşıp Ibrahim' e ateş saçtık.



Kimsecikler göremez ezber bozan dualarımızın yüzünü.


gökyüzünden uzanırken

kendimize doğru kendi elimiz,

varlığımıza şahitlik etti diye ay,

onun nurunun şefâati için sadece

ayperestiz..

Ve dökülür her gece yükseklerden

sessizce sûrelerimiz...

Saint. Rintintin

14 Şubat 2012 Salı

Valentine'in Laneti

Bizi çok sevdiler Jonathan
Bizi çok sevdiler…
Hangi yana baksak aslında
İçimizde göçmüş
İçimize göçmüş o yaslı evdeydiler.

Taptaze bir yol bulduğumuzda
Önümüze dikilen eller
Ve en karanlığımızda sönen
Yersiz bir fenerdiler.

Çok sevdiler Jonathan
Sen onların ellerini bilmeden
Köprüden geçerken
Şehvetle bıraktın!

Yüzleri paslıydı bazen
Ve her zaman akıllı
Bilirdik zaten söyledikleri masalları
Denize akıtırken yaşımızı
Ve kanımızı uzağa gidecek bir şişeye
Omzumuza konan elleri
Usulca arkamıza kaydı

-kocaman yarakları
ve çürümüş yürekleriyle
ürpermiş genimize
bildik bir narayla girdiler-

Susmuştuk Jonathan
Küskün bir gezegen gibi uzun,
Silik bir yola konmuştuk
Boyları bizden uzun
Kirli yürekleriyse kısaydı.
Dövüşsek belki yenerdik
Kaale değmez bir minderde
Şaşkınca yere sererdik onları!

Ama gittik
İçimizdeki çölden katarlarla
Yüreğimizdeki ağır kervanlarla…
Bizi uğurlamadı- zaten beklemezdik-
Sıradan piyango çanları.

Kendimize soğuktan ve suskunluktan
Sıcacık bir kaftan örmüştük.
Ne karları bize yakışırdı
Ne bir sonbahar yaprağı

Peygamberleri kutsamaya gelmezken
Yalnız giymiştik minberde ve kubbede
Yaldızlı intihar haçlarını.
Ve gelmezdi sevgili günlerimize
Onların St. Valentine curcunası.

Sonra baktık Jonathan:
Etraf çepeçevre kıyım,
İçimiz kargaşa bir yalnızlık.
Kurdeleli paketlerimizi tepip ayağımızla
Sevgimizi bir sicime bağışladık.

-işte bu bizimkisi
toplu bir kıyımda tekil bir cinayet
tekil bir intiharda
evrensel bir cinnetti-

Kimse sevmez
Ve gelmezdi zaten
Ceset toplamaya, bilirsin
Yani biz uykusuz bir denizde martı
Ve ona çılgınca aşık
 Karalara mahkum garip bir balıktık.
Kaldırıp üstümüzdeki hayat toprağını,
Artık leşimizi denize atabilirsin!

12 Ekim 2010 Salı

eleğimsağma

kırmızı,
asla yakışmaz bir adama!
sanki bir aşka veresiye durmuş,
şekli bozuk yüreğiyle,
el sıkışmıştır uçuklu yalanla.
o ki solacaktır bir bir bilesin.
sebep belki senden kalan
giderken bıraktığın
anlamlı ve tinerli damla.
kırmızı yakışmaz gözünden düşen
yırtarak deşen tuttuğu eti
senden geri, fesatla
ve şevkle başkasına kalana!

turuncu,
soyduğu sodyumlu ten
yalan adamın oyuncağı merakla.
bütün valizler dolmuştur oysa
eşyalar tamdır, eksi-si-zdir
dinamitleri çiğneyip giden.
sonra buruşur gibi mandalina
unuturken kokmayı umutluca
ateşte közlenir yeniden.

sarı,
ne kadar işveliyse her kadın kıvrımında
bir türlü barışmaz bildiğin
yasaklı, hırçın erkek kıvamıyla.
sırtını dönen güneş midir,
yürek midir
bilemezsin ışığa!
çökmelik mağaralar
ve dağların dizlerinde ağrı...
yine bildiğini okur
giden ve gelen..
belki kanunlar biraz dönektir;
her savaşta sağlama alınır,
el altına sıkıştırılan ölüm,
ecel fısıldar inatla.

yeşil,
neslini tehlikeye atmıştır;
kısırdır ne yazık acıklı gen,
uzak bakışlı bir adamın,
susuz çorak düş tarlasında.
hani sürprizli düşüveren
ve şarkılı damlacık
yetemez filizlemeye
çok kıvırcıklı, çekingen
eli yumruklu mayasını
bilinmezli, küflü kimyasında.
anlaşılan:
bütün baharlar
sevdiğin adama geç kalmıştır!

mavi
ah nasıl titrer bir adamın ayakucunda!
gitmeye korkar gibi sulanır gözleri
bütün ruhunu bizden çalmış gibi
yani bütün kadınlar
ve gizemli ibneler dolmuş
okyanusun acıklı buğusuna!
sen kükrersin,
kükrersin yürek haykıracak
ve toplayacak sanırsın gidenleri;
kendine
ve kendini geri!
ıramış her bir ayak izi,
sanki koşup bağrına basılacak!
kıskırık, kıpkırık ömrünün
parçanmış aynasında.
ah bu renk aşklardan sonra
ve tutuşan yağmurlarla
tene düşen bir kezzap gibi...

ve mor...
kafamızı sokup içimize o gece,
yağmurdan kaçarken biz
yolumuz uzamışken ve biraz soğuk..
koşar adım kimden kaçmıştı sor!
itiraf et,
babanla başladı bu hikaye!
ve daha büyük,
kocaman amcalar gibi ulvi,
anlattıkları gibi yüce
kimler girmedi ki düşlerine?
utanırdın, masumdun yine de
okşarken saçını çok bilmiş yürekli elleriyle
korktukça taptığın kanlı ve kaslı cesetler gibi
rengini unutmuş mosmor adamlar
kararmış göz altlarında bütün bildiğin
sonra keşfettiğin
senden saklanan
sonra saplanan
ve gidip geldikçe sivrilen bıçak
kusmuğuyla yüzünü sildikçe
özler gibi anneni
yine de savaşarak sinsice
sen beni alımlı pederlerin omuzunda gördün
ve unuttun ne yazık buruşturduğun şiirlerde
notalar bir yana savruldu
bir yana fırçalar...
sonra göreceksin o bilmeyen adamlar
ve çalamadıkları giz sökülmeyen senden
ve kıskandıkları tanrı içindeki
bileceksin hepsinden daha mor!

şimdi soracaksın anladım
bütün adamlar
çok yüklü ve yürekli bir gemi
onlar gider, bitmez deniz
ve sen hepsine ezelden biletli
ki beyaz yakışmaz onlara
yapışamaz günahlı öykülerine ki
sadece içlerinde durmayan
yaramaz ılık damlalarda gizli
sokacaksın gittiğin her bir mabede
kendini de onları da bil ki
yine de yabancıdır adamlıklarında siyah
o kadar da tanrıdan uzak rütbede,
bilemeyecekler senin kadar şiddeti.
ve "hangi buğu,
hangi renk,
bu sürüngenler hangisinde gizli?"
derken son limana
aritmik bir gemi yanaşır.
gözlerin parlar ve birden görürsün
görür ve parlarsın aniden
ki bir adama en çok
uçarı bir gökkuşağı yakışır!

10 Ekim 2010 Pazar

ﺄﻥﺃﻞ FUCK! (ene'l fuck)

Korkmana gerek yok, acıyacak ama,

Bekaretten daha zor değildir

Hayata verdiğin fani şirret ceset!

Ene'l FUCK! İçinde bir girdap boşalıyor

Aniden kış geliyor işte her zaman

Ene'l FUCK! Ölüm biraz kışa kıskanç

Yani rahman ruhunu karıyla örtüyor!

Kimdi, o gece yıldıztozunda gördüğün

Kaçıncı melek sana uzaktan bakıyor ve

Geldi mi sen kibrit çakarken ıssızlığına?

Ene'l FUCK! Gittiğin yol göbekbağı, kördüğüm

Yırtılıp düşeceksin birden son yalnızlığına!

Sonu buldum sandım, onu buldum sandım

Derviş dişlerimle ısırıp işveli elmayı

Ene'l FUCK! Yani bıçak gibi girmiştim

Ağzı süt kokan peygamberlerin

Körüklü kitap kapaklarına!

Ene'l FUCK!Bulduğum med-cezir konacak yorgunluğun

Eti bitkin, kırılgan yataklarına.

Sesi korkmuş bakiremin

Tuttuğu son mendil,

Sildiği son şarkıydı ninnisi

Kanıyla kapayıp suya bıraktığı

"Moulin Rouge" aynasına

Ene'l FUCK! Birden gireceğim korkma!

Birden ve bir ben kütürdeterek sesini

Kaçacak son delik, vuracak son geyik

Issız rus kanı, ormansız dansına.

Ene'l FUCK! Zorlamak biraz tabiatı pusumun

Kaç gülle, kaç kılıç karnımda yitik

Ve daha çok yol var uykusuz karabasana.

Ene'l FUCK! Ben girmezsem

çıkmaz içinden son ejderha

Devirip putları,

kıvrılmaz korkunun kırbaçsız son kıyısına!

Ene'l FUCK! Girmeliyim kibrit çaktı, petrol fışkırmış suçumdan

Biraz da mahşere firarda!

Ene'l FUCK! Gitmeliyim, ilk yıldız sönmek üzere,

dökmeliyim yani kurtlar aç

Kımıl kımıl etimde bir kaçış

Ellerim soluksuz zararda.

Ene'l FUCK! Anladın mı acıdan pişmiş yemekler

Tatlıdır ve tatlıdır yani dilin anlar ki

En jiletli sofralar tanrıda

Doydun ve doyurdum, Ene'l FUCK!

Senin rızanla yedim,

Senin rızanla sikiyorum.

Ene'l FUCK! Şükrettim, aklettim, hasrettim,

Suçumu kusan atmığıma!

28 Haziran 2010 Pazartesi

six feet under

iyi ki öldük
bak kimse gelmedi
kimse bir demet çiçek...halbuki
o zaman anlaşılırız sanmıştık.
raflardan inerdi tablolarımız,
her gece cilalanır,
göz yaşıyla partlatılırdı anılarımız.
bizden arta ne kaldı ki?
güya toprağa kök salmıştık...

iyi ki öldük
hep yağmur yağıyor,
hala ıslanıyor mendilci çocuk
kavgalarından bıkmamış henüz
sabahtan beri aç martılar
hem dışarısı mezardan soğuk
toprağın içine hep ter damlıyor
ve burda ne bahar, ne güz;
içe işlemeyen isimsiz bir soğuk.

hep ölüymüşüz onlar bilmiyor,
sabah erkenden kalkıyor adamlar
sonra salkımsaçak, ıslıklarla kuruluyor
darağaçları, süslü çarmıhlar
iyi ki ölmüşüz çivimiz de yok ipimiz de
bir vahiy de dememişiz iyi ki
küfretmesindi ardımızdan insanlar
buraya belli ki ayetler girmiyor.

ölüydü hep onlar, herkes susuyor
kimseyi üzmeden iniyor akşamlar
kaldırımlara yaşlı kuşlar düşüyor
ceplerde unutuluyor yalanlar
sıçrayan sularla kirleniyor
çamur sevmeyen beyazlar gibi
kim koymuş belli değil lakaplar

burası ne güzel kurşun girmiyor,
kokmuyor ceset gibi ne güzel tırnaklar
keşke deseydik kimse duymuyor
büzülüp uyuyor yüzyıldır dilsiz
kenarımızda kıvırcık yılanlar
toprak içimize bir huzur gömüyor
ihtiyacımız kalmıyor kimseye ne güzel,
ne alacak, ne verecek hesabı bu zamanlar..

keşke bilseydik, önce gelirdik,
sirenler çalınca aniden:Gazze şeridi,
çoluk çocuk toplayıp ve konu komşular
kim unutturdu bize biri demişti
toprağın üstünde lahit gibiydik
altında bir deviz; göklere değdik,
biz işte: dünyadan arta kalanlar!

4 Mart 2010 Perşembe

teklif

önce sevişelim
ben biraz öldüm
ilkin kardelensiz gece
sonra ıssız bir yürek,
erguvan bir beden buldum
sevişelim biraz ellerim sessiz
geceyi köşede titrerken gördüm
yüzündeki adamlar hepsi düşmeli
savaşlar sonra, kaçıştan sonra
kendine küsmüşken bildim:
teklifsiz yaslanıp korkuna,
sanırım ben seni sormadan yordum
önce sevişelim korkumuz tortu
kanatların köşede, yüzlerin düşmüş
tanrıdan ürkmüş yüreğin kırgın
ve biraz korku
önce sevişelim bulutlar kaçsın
sadece biz miyiz kördüğüm sanki?

hangi tende birden anneni buldun?
yani gözlerin bir velet bil ki
yorganın altında sancılı siperin
sonra sevişelim ben biraz bekler
önce biraz sus, yaşını sil ki
ininden kovulmuş kırlangıç uçsun
sonra sevişelim ateşler sönmüş
sanki bildiğim kaldırım kiri,
sanki masalsız, susuz bir buzsun
sonra gideriz ben biraz bekler
yangından sıçrarken aniden soldun
atları koşalım ten biraz bekler
tenini doğrarken jileti yordun
sonra susarız haykırsın çiçekler
kanından kendine pelerin ördün
gözlerin kalmış evde sen hadi getir
yatağın ucunda uykulu bıçağı bile
sonra bakarız korktuğum sondun
anladım üstünü örttüm aslında aklın
yaşımı el kokan bir bezle sildim
sonra kaçarız korkarım öldüm
yıldızlar söndü anladım: sabah!
dün gece sen diye bir masal giydim
sonra kaçarız uykusuz yatak
sanırım küstüğüm o ıssız yol'dun

27 Şubat 2010 Cumartesi

Şükür

beni mi sordun? iyiyim,
çok şükür iyiyim, bu arada
yıllar geçmiş üstünden ama
bazen başkası gibiyim.

çok şükür iyiyim:
yeni filimler geliyor arasıra,
isimsiz kuşlar ötüyor sokakta,
beni sordun,anlatıyordum;
sanki uzak bir istasyonda,
yüzü silinmiş bir biletçiyim.

yalan yok yine de iyiyim
perdeleri bazen hiç açmıyorum
soğuktaki serçelere bakıyorum
eve bir oğlan atıp
bazen ona bir masal okuyorum
yine bir uzak ülkede
bildiğin gibi sanki kibritçiyim
karsoğuğun altında elimi,
büzüşüp içimi kibritliyorum

bazen yanlış evlere gidiyorum;
beni kimsesizlendirip acıyanlara
yalandan eskici oluyorum.
yemeklerim yüzyıllar önceki gibi,
ağzım hiçbirine yüz vermez oldu.
orucumu bazen hiç açmıyorum.
çok şükür tokluktan iyiyim.

bazen yılları silkeleyip
annem giriyor rüyama
sahipsiz yüzlü o kadının
adını hatırlamıyorum
ki hoşgeldin diyeyim
yine de içimdeki çocukla
çatlamış bir ele sarılıp
kırık bir tırnak oluyorum

eşyalar bir bir kayboluyor evde
odalarda bilmediğim adamları görüyorum
tavanarasına giresim geliyor bazen
zaten ben orda eski bir belgeyim
üstümdeki yazıyı tozlarla siliyorum.

uzağa dalıyor bazen gözüm
bulutlara yetişemiyorum
elim ulaşmıyor ki gideyim
iyiyim çok şükür, bildiğin gibi,
soğukta kuşlara acıyorum

beni sorma ben iyiyim
adını bilmediğim bir şeyi bekliyorum
çok şükür havalar ısındı
ellerimi yeniden hissediyorum
bu sene de geçti
şükür bu ömür de biliyorum
beni sorma ben iyiyim
bazen seni unutuyorum...

11 Ocak 2010 Pazartesi

Murat BARDAKÇI - Osmanlı'da Sex E-Kitap

"...yaz olunca avratlara, kışın oğlanlara meylet ki, vücutça sağlam olasın..."

ve daha ne inciler...tarihle yüzleşme zamanı gelmedi mi?


27 Aralık 2009 Pazar

NaPola*

otur yanıma peder. evet, son günahımı yüzyıllar önce çıkarttım. ben günahkarım, evet çok günahkarım biliyorum. ama lütfen aradan çekil! aramdan çekil tanrım, kendime kusacağım. bu alımlı kilise karanlıklarımızı süslemek için değil.

her gece ayinimi tekrarlıyorum peder. açıp açıp ağlayan insanların görüntülerine sızıyorum. ah, nasıl şehvet, ah, nasıl bir baştan çıkarış bu tablo. bazen yaşlanmış gözlü bir resme dalıyorum. aniden görüntüye girmem uzun zaman almıyor. birden bir bakıyorum, o ben oluyor, alevli bütün yaşlar ellerime düşüyor. her bir hücrem anlatamam, nasıl sızlıyor.

peder, bu soruları geç, ezberli cevaplarını da lakin,peder, hazret-i cehenennem! aslında çoktan öldüğümü neden söylemedin?allbrecht, kalemi pamuktan çocuk! allbrecht gözümde şakıyan son çocuk çıklığı! ah, çocuk, ahh yüreğin nasıl süslü bir çocuk! sonsuza sızacak bir velet senin tenin! allbreicht, benim pelerinsiz peygamberim! son kar tanesi, ölen son çocuğun gözbebeğine düştü. ahhh allbrecht, silahlardan ne zaman güvercin fırlayacak? bu çıplak mermiler ne zaman şakacı bir tavşan olacak? sen, benim bin yıllık cesedim! ah, çocuk, askerler bizi kovalarken birden hangi deniz bize kucak açacak?

suya damlayan kan... suyun sersemliğini içen hücre... boşalan hacim, genleşen umman, sonra sonsuzluğu yutan...

kutsal kitaplarını kimse okumayacak 17'lik tanrım. bu kulaklar savaş borularına acıkmış, kilise çanları yanlarında salata. duydun mu bokyemiş ülkem, cehennemde tel örgü olmayacakmış!

bakireleri ejderhaların elinden kurtaran kanlı kılıcım, sen, uzaya çakılmış tek eşsiz çivi! ellerin göktaşı ve yüreğin karadelik! ah, ben ne kadar sen! korkunun şakaklarında patlayan son mermi sözlerin. benim eşsiz dilemmam!! ah, suda evet, suda yemin olsun bütün anahtarlar çocuk, kayıp gittiğin, atomlarını yıldızlandırdığın o alımlı suda. biliyordum, bizi temize çekecek olan siz ikinizdiniz.

bir..iki...üç...

saymaca bittiğinde allbrecht,

ve son ki üç dört..

yerden bir volkan gibi fışkıracak olan sensin! su temiz allbrecht, dövüş temiz, sen temiz.. ellerden sakladığın cesedin,, ah akıllı çocuk, "biliyordum" diyeceksin derinlerden ve göklerden bize, sarılmış ağlarken anılarına teselllimiz!!!

* : NaPola 2004

2 Kasım 2009 Pazartesi

P.L.A.T.O.N-İÇ

hiç gerek yoktu
hiç gerek yoktu ki zaten kanımda
eski bilenmişliğini hatırlayan bıçağı şahlandırmaya
benden başka tanrılar da vardı
oturup rahmet dilenebileceğin
senden başka
evet, senden başka makberler de vardı ki
sancımı kıvırıp yatırabileceğim.


uzanıp baktım etine, uzanıp bir koşuşturmacanın içinde. içinden ateş alıp çokbilmiş pırıl gözlerin kesti soluğumu, pusmuş uslu sus'umu. o meşaleye baktım, kıvılcımı alıp içime attım. okyanusa batmış eski yırtık mektuplarım ucundan tutuştu yeniden. orda, günün kendini bilmiş nal seslerinde yudumlanırken kavruluş, sanır mısın sana bir beklentiyle aktım?

insan olmak beklentiye bağlamak mıdır her zaman uzayan doğruluşu? ucubelik budur ya hani vazgeçişi ustaca öğretirsin içindeki beklenti köpeğine. her daim kılıç yaralı ruhunu anasınısatmışlık direklerine dikip gösterirsin insanlara harlı rüzgarlarda umarsız uçuşunu. yani ki bir beklentin yoktur okyanustan, oturup sonsuzluğu gözlerinle aralarken. suyu, sana sırt dönüşüyle, kendi gibi olmanın bilmişliğiyle seversin. ah dedim, bir kaşık, utangaç eksik bir fincan şeker boşluğunda bakayım yanağındaki o tatlı mırıltıya. sen bana ödünçlü bir komşu olmasan da yeter. yani ki şehzade korneanı,uskumru retinanı bulandırmasa da olur
varlığım, ince dilinmiş dudaklarını, o cariye pembeleri kıvrandırmasa da olur adım.
sen yine ummanınla kavrulup dur yoksayılabilir bakışlarımın karşında.

uzanıp baktım suratındaki okyanus parçalarına. sen ıslaklığınla şahika!!

hayır "ben" demeyeceğim. bir kolu olmasın varsın bu pinokyonun, öylece dinlemeli görkemini belki bacaksız piyanonun. "ben" demeyeceğim bunu bil, "ben" diyerek doğrulmadı hiç bir incil. ve burada kal ortasında adı çokbildik "sen" olan oyunun. şimdi aşkın çok kullanılmış binyıllık vaftiz suyunu kirleteceğim. nesil nedir bilmezim. bundandır o koyu boyalı suda yeniden yıkanacakları düşünmeyeceğim. yine de görkemli kapısından girerken dilenciler parmaklarının ucunu batırıp istavrozunu çıkaracak bildik ürperişle, o çok girilen, o korkulu kilisenin. gizemli ermişler gibi yüklenip gideceğim suskunluğumu uzak karabasanlara. ve kimbilir hangi sarayın sarnıcında efsunlarımı yeşerteceğim!

sen yine kal okyanuslarında hayata bildik bakışlar saklaya saklaya. bir gün tenine gurbeti giyeceksin adam! agoralarında azizlerin kahrolduğu, sütunlarında görkemli tanrıların kadehlerine şarap oyduğu bir antik şehirden bakacaksın bütün şatafatana. sanır mısın ki iliklerini baktığım kadar ebruli göreceksin?

ah! bu muamma senin için! ve bu muamma için senin iç'in. küçük bir ayna atacağım kefenli cüssenin üstüne, belki bir gün yanılıp kendi karmaşık yaşını yoklarsın diye. hiç bir ayna gözbebeğim olmayacak sana yine de.

kıvırıp kolumu içimden çıkarttım fişini, içimden çıkarttım ıkınıp topaklandırdığım bütün kokuşuk erkekler gibi. dedim zaten kalbime değin uzanamıyor hiç bir penis, hiç birinizinki karmaşık kalp kapakçıklarımı dürtüştüremiyor. hiç bir sevdalinka ıslanmadı zaten içimden coşup taşırdığım bir orgazmın sularında.

kainatın zamanı yumrukladığı, zamanın kendi anlamsızlığını sorguladığı o çok bitimli bir iki saniyeyi pışpışlayıp ıraklandım yanından. başka yan'lar ne çok hem pimini çekip üstüne oturacağım, sonra gökyüzüne fırlatılıp ebruli parçalanacağım cinsten. erkek biterse de dünya da bir gün isa'nın mezarını kazarım olmadı. olmadı otopsilerde ararım kendi biçimsiz DNA'mı.kaç tiyatro aynası var bu oyunu bildik öyküleyecek, kaç şapel var zaten karabürümlü insanlara hışmımı dinletecek. hem ben ne göklere sığarım ne yerlere, sanma ki zaten gırgırlı tiyatrolara, alımlı şapellere.. ben ancak bir erkeğin varlığından habersiz yanağını serinlettiği o iki huzurlu okyanusa oturup bağdaş kurarım. ve işte o zaman anadandoğma bütün erkeklere şahdamarlarından daha yakınım! al sana bir "uzak" yabancı. karlı karmaşanın ortasına düşmüş bir adam gibi sarıl bu paltoya. içindeki kararsız sıcaklık bilirsin dona kadar kiracı.

yine de tutamadım kendimi:

-pardon, cenazenize katılabilir miyim?



12 Eylül 2009 Cumartesi

itiraf

evet doktor, annemi ben öldürdüm.
psikiatrım olmanızın itirafımla bir ilgisi yok ama yine de duymanızı istedim. bir köşede sessizce oturup beni tutuklamalarını beklemeyecektim elbette, ve elbette yapacaklarım da var henüz.
evet, onu ben öldürdüm. ama bir katil değilim ben. ibrahimin koynunda can veren nazlı kuzuyu hatırladım birden. yani benimki de öylesine kutsal bir işti bilin ki. sizin bildiğiniz gibi, yani nasıl hakkı varsa bir annenin bir oğul doğurmaya, bir oğulun da annesine kıymasına o denli hakkı vardır. bu bir döngü, bu bir kutsal doğa kanunu inanın.
durun, hayır korkmayın, yitirmedim aklımı. unuttuğumuz onca şey gibi doğa kanunlarını da unutuyoruz böyle işte.
o gün daha bir sarıydı annemin yüzü. aniden sonbara tutunmuş yaprakları hatırladım.
evet, korkmadım, bir an olsun elim titremedi inanın!
başıma her ne gelecek olursa olsun, tenimi ölüme tek parça teslim etmek isterdim, kanım bende kalsın, tenim kemiğimde sızsın.
anneme de bunu hediye etmek istedim. kan görmek ayrı bir ölümdür herkes için. evet, onu bundan mahrum bıraktım.
eve geldiğimde yine ezelden beri süren işlerini yapıyordu. usulca kapıyı içten kilitledim. lütfen, ayrıntılardan korkmayın. yıllardır dolapta sakladığım siyanürü aldım. elimde şarkı söyler gibiydi birşeyler.
bununla birlikte rahvan yürüyen bir atın nal seslerini duyuyordum. bir parça açıldı gökyüzü, bulutlar kenarda birikip kendi ritminde bir piyanonun eve girmesine izin verdiler sanki, biraz daha altın sarısısıydı oksijen.
beni gördüğüne sevinecek zamanı yoktu annemin, yıllar olmamıştı tabi atmosferinden ayrılalı ama..çocuklar oyunlarından eve "anne" sesleriyle dolardı, duyuyordum. bana umman kadar sarılacak denli kucağı da olmamıştı hiç annemin. koynuna hep bilmeceli çığlıklar dolmuştu. kabusların ertesinde sığınacak bir boşluk bulamadım.
son defa konuşmak istemedim onunla, planlı sözlerimi sarfettim. içsene anne, sen seversin vişne suyunu.
kuzunun kanı akıyordu, en temiz sıvı nasıl parmaklardan kadehlere doluyordu, ah, bilemezsiniz nasıl bir kilise kıvrılıp uzanıyordu.
uzattım ona bardağını. kendi temiz suyumdan içtim ben de. hayır, ona eşlik de etmek istemedim aslında son defa. işimi şansa bırakmak istemedim.
alelacele bardığını bitirip işine döndü annem. yıllardır onun arkası dönük olmasına ne kadar alışmıştım. hep hınzırca arkasını dönüp nereye baktığını görmek isterdim.
yüzünün solduğunu gördüm sonra. ama solmak farklı farklıdır hani, dünya gözüyle solmak başka bir alemde canlanıştı bilirim.
sandalyeye oturdu yavaşça. ben sadece susarak perçinledim seyrimi.
başını masaya düşürmesiyle son titreyişini sahnelemesi bir oldu. birden o an denizi öpmüş bir çavlan gibi rahatladım. biliyordum bu his annemden bana kayan bir yıldızdı.
yıllardır o an için yaşadığımı, o an için yaşatıldığımı bütün damarlarımla duyumsadım.
masaya umarsızca bırakılmış annemin başını kaldırdım. gözleri bütün ölüler gibi henüz açıktı. gitmeden neyi görmek istiyorlardı merak etmiştim hep.
ilk defa annemin gözlerine baktım. yüzündeki etten maskenin altında artık hiç bir rüzgarın esmediğinin farkındaydım.
bir insanın gözleri de konuşur bilirsiniz. sessizce bakışımı yaklaştırdım. bir ses duydu göz çeperim:"teşekkür ederim oğul!"
ellerimi uzatıp büyüyen soğukluğu hissederek gözlerini kapadım. bari bunu yapmalıydım. her bir adım bir ritüel gibiydi.
son defası da olmayacaktı artık hiç bir şeyin. bu insanı nasıl rahatlatıyor bilemezdiniz. ayini tamamlamış bir rahip gibi sandalyeye yığıldım.
yine de giderken bir şeyler bırakmasını isterdim. en azından doğurganlığını yani. bir oğul peydahlama hürriyetini ve onun elinden ölümü içme hissini.
yine kendini düşünmüştü annem, şaşırmadım.
orada kalsaydım kesin ağlayacaktım, zaten bundan korkmazdım, ama annemin eline düşmesinden çekindim yaşlarımın. sonra bitmek bilmeyen bir sorgulayış gelecekti farkındaydım. bütün mahrum bırakılmışlığımı sonsuza kadar teselli edecek hediyemi yanıma aldım. o evi ilk defa o kadar huzurlu bir şekilde anladım. tavan arasından iç çekiyordu meraklı gözler.
yine annemle yalnız kalamayacağımı anladım.
buluşmalar ertelenmezmiş, aniden hatırladım. soracağım sorular zamanını beklesindi biraz.
kapıyı çarpıp iki katlı koca mezarı kendi haline bıraktım.
şimdi anladım doktor, itiraf ettikçe kendimize dönüyoruz.
biliyorum nereye çıkacak, kaç adımlık yollar. bir hediye verdim kendime doğum günümde,
anlat, dediniz, anlattım...

2 Ağustos 2009 Pazar

ziyaret

kapıları iyice aç
şimdi bir kadın gelecek
misafirliği unutmuşsun epeydir
ansızın hoşbuldum diyerek
gözlerin açılmış biraz merakla
evine bir kadın girecek
elinde acabalı bir bohça
yanında çoktan unutulmuş bir bebek
sıradanlığa bürünmüş gününü
belki biraz korkuyla bölecek

siz konuşmadan ama bilirmiş gibi
sessizleyeceksiniz ustaca birbirinizi
gözün istemeden yüküne ilişecek
bir gün gelecektim, unuttun
ama unuttuğunu dehşetle bilerek
ben seni hep bilirim
bu çok sıradan
çok sonradan bir geliş diyecek

kendinle kal o anda yalnızsın
herkes seni bedava gidecek
düşlerin unutuşa karışmış sıradan
aklın kimbilir nerede sönecek
sen de herkes gibi hikaye öyle
çaldıklarını yakan alaycı bir hırsızsın
ve birden işte, diyecek
emanetin elimde,
ben giderim kal sen kendinle
sen bunları yaksan da
duvara assan da kim bilecek
hep orada
açılmamış kimbilirde gözlerin
dehşeti içmiş gözlerin büyücek
en ummadığınla en anmadığınla beynin bile
deliğe bir anahtar gibi girecek

ben gidiyorum diyecek el kadın
yolum uzun belki bilirsin
başka kim bilir kaç ev silinecek
siz burada dehşetle kalın
bu korku bilin ki sizi
bilin ki babanız gibi sevecek

işte şimdi kaçtığın bütün anlar
zamanı sessizce büzüşüp
pakete tıkmış kahramanlar
mumların sönmemiş daha erimeden sevincin
susmamış uğultulu çalgılar
son doğum günün unutma
son ölümdünü içinin
kapatıp gözlerini ama bütün suskun
o çığlığa korkmadan
sevişir gibi yıldırımla
çekingen ama duygusuz
söyle şimdi
ilk hangi elin değecek?

31 Temmuz 2009 Cuma

no-rgazm

birazdan kopacak fırtınan
her köşenden fışkıracaksın
bütün boşlukları doldurabilecekmişsin gibi
uçsuz bucaksız ama erkek
sen kılacaksın sanki her yeri
birazdan akacaksın
nasıl akarsa kayalardan köpükler ileri
patlayıp kopacaksın bilirim
düşünmezsin, yapamazsın elbet şimdi
ama
boşalınca nereye sineceğiz sevgilim?
o mahşerin yoluna dikilmiş sivri uçurum
yarı yolda bırakınca bizi
umutlanıp biraz daha sıkılmış ellerimizi
alıp nereye korum
çırçıplak kalınca gökyüzünün ortasında
nereye saklarız tenimizi
bak kuşlar yuvasını giymiş
yılanlar toprağı örtünmüş gibi
biz hepsinden daha ürkünç
nereye dökeceğiz buşluğumuzu geri
sahi nereye sineceğiz boşalınca sevgilim?
bilmediğimiz dillerden masallar uydurup
usluca koyduk yastığa gözlerimizi
unutmayı isterdik en baştan
en baştan geri dönmeyi tabi
sinsice saklanmış gibi çarşafın altında
oyununu bitirmiş periler sanki
hangi yığının altında külleyeceğiz iç çekişimizi?
boşalınca sevgilim, diyorum ki
ben burada
seni bulduğum köşede son duraktaki
ateşleyip fitili korkmadan ama biraz titrek
bıraksam mı artık elini?
boşalınca biliyorum...

ya da rıhtımdan yollanırken son gemi
elimi sallamasam da boşluğa biraz
sana sulasam tenimi
boşalınca diyorum
sevgilim,
bilirsin hep korkuyorum
acaba dursan mı ki
yani sertliğin haddinde ikimiz
en yakınken tanrıya
ve en uzak tenimize
biz olmaktan bıkmış aynalar
bir rahim giysek diyorum
annemiz orda bakmasın bize
hani o oğulsuzluktan korkar
tohumlar bazen dönmemeli filize
var olmak en kötü intikamı
en kötü çığlığı ruhun hani
tam orada dursak diyorum
orada sarhoş ve güçlü
intikamını almış ve şaşırtır gibi bilmeceleri
saniyesinde tutuşmanın
aniden kessek mi
o çok oynanmış
çok bilindik filmi?

8 Temmuz 2009 Çarşamba

sa-nı-klambaç

bu gece kalsan diyorum yabancı
tenimden yollara dökülmesen
adımlarını saklasan diyorum
kalacak ya burda biraz eksiklik
biraz da anlamsız duruş hiçkişilik
bu macera mutlaka acı
ve ne acı tene giydirelemeyen şehvet
yalnızız hücrelerimizle biliyoruz da
koşuyoruz her gece başka kokuya
aşka suskun kavruk tene
yanılsamamıza nihayet

bu gece yatsan diyorum
uykumdan bıkmış yatağıma
kıvrılıp erkek bir uyku anlatsan diyorum
eller eksilince manzaramdan
kokuşmuş gece kıyılarında ben
bilirsin utangaç lekeleri siliyorum
yalnızca...
yalnızca ellerim
unutulmuş hünerlerim
kurulmuş saat gibi ecel
son senfonim karayak ciğerlerim
indir düğmeleri adımını kaldır geri
sustur inleyen tellerimi
tek gecelik erkeğim
adını ben koyamayacağım biliyorum
kuytu köşende kirletmeden hepsini
el kadar mırıltı diliyorum

artık uyusan diyorum
tek gecelik yabancı
tek hecelik bildik acım
rüyalar ıslık çalıyor
dinliyorum...

18 Ocak 2009 Pazar

(N)isyan


Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür*

Önce sevmeyi unuttuk. Yani varoluşumuzun ve var oluşun sebebini herşeyden önce. Ağlayışına tepkisiz kalınan bir çocuk öncelikle sevilmediğini hisseder. Sevgisizliğin dikeni değmiş bir ruhun sancısı hiç beklemeden başlar.

Evrenin boşluğa tahammülü yoktur, boşluklar ivedilikle mutlaka başka şeylerle doldurulur. Sevgi gidince bize kalan boşluk öyle hemen doluverecek kadar önemsiz bir boşluk değildir. Aşk üzerine yaratılmış evrenden onu soyutlarsanız yarattığınız boşluğu doldurmak için devasa bir unutuşa daha ihtiyacınız vardır, ya da pamuk şeker tesellileri.

Boşluklanmayı insanıoğlu da sevmez zaten. Gecenin sessizliğinde nereye gidişimizi sorgularken ürperiveririz birden, ya da korkular, kabuslarımıza konuk olur sorgusuz sualsiz. Kabuslardan kaçılmaz, biliriz. Tez elden doldurulmalıdır bizi içine çeken boşluk, çatlaklar bir güzel sıvanmalıdır. Neler girmez ki o dehlizlere? Apolet sevdası, mevki-makam hırsı, insan yapımı sınavlar kazanıp insan yapımı yüksekliklere tırmanma derdi, biriktirme telaşı, elde etme çabası… İnsanı yoran, ama yordukça hırslandıran bir sancı bulaşır içimize…

Bu sancı nefes aldırmamayı iyi bilir insana. Nefes almak sakıncalıdır; onun için zaman ayırırsanız duvalarınız yıkılabilir çünkü. Düşünmek risklidir bu durumda. Bu tutuşulunmuş hızın içinde sevgiden uzaklaştırdığımız içimizi biraz daha lanetleyerek yalnızlaştırmaya da başlarız. Çünkü içine hırs girmiş bir kalbe dünyasal ayrıntılar umursamaz umursamaz doluşur ve orada eniklemeye başlar, kendinden daha çirkin yavrularına…

Unuttuklarımızı asla hatırlamamak için yeni avuntularımızı unutmamayı sıkı sıkıya tembihleriz kendimize. Bizi hor görenlere kendimizi ispat etmeliyizdir, başarılarımızı insanların önüne kocaman dikerek varlığımızı ispatlamalıyızdır, yolumuza dikilen düşman insanları bir bir etkisizleştirmeliyizdir. Yani sonsuz savaşımızda her gün biraz daha sıkı giyinip her gün biraz daha hünerlenmeliyizdir.

Ötesi acınasıdır bu yolun. Bize kocaman bir bütünü fısıldayan evrenin içinde milyonlarca birbirine uzak dünyalar yavrularız. O dünyalar ki balondur yalnız, sivri yüzeylerden korkar. Ama uzaktan bakınca öyle pürneşe, öyle şatafatlı…

Vardığımız adı belirsiz durakta önemsediğimiz yegane tanrı kendimiz oluveririz artık. Parça oluşumuz bile aşağılayıcı bir itiraf gibi gelir, uzak dururuz ondan. Parçalığı sevmeyiz, çünkü o başkalarına muhtaçlığın sembolüdür. Oysa tek başına mağrur savaşımızla ne kadar bütün(?)üzdür. O durakta ne eşimiz dostumuz vardır yanımızda, ne başka iklimlerin insanları.

Doldurduk ya o beyni, o kalbi biz işte! Savaşta biraz ilerlemişsek başarılıyızdır, başarılıysak biraz daha umutludur gelecek. Bugün biraz daha para kazanmışızdır, ikinci evimizi almışızdır, lezzetli bir akşam yemeği yemişizdir dışarıda, ev iyi ısınmıştır.

Sıcaklığın sırtını okşadığı o işveli uykuların birinde bir bıçak gibi çığlık giriverir ruhumuzun göğsüne: “ Yardım edin!!!”

Aniden irkilerek uyanırız, allah allahlandırırız merakımızı, belki akşam yemeği biraz fazla kaçırmışızdır. Uyanıp küçük kutucuktan dünyaya bakarız uykuya tutunamayıp tekrar…

Bir patlayış gözümüzü şenlendirir kutunun içinden. Gecenin bir yarısıdır, çiçek gibi açılır havada alevler. Ama o çiçekler niye mutlu etmez ki kimseyi, niye korkar bebekler o çiçekten? O çiçekler ki ölümün güzellenmiş boyalı yüzüdür, çiçekler solup kapanırken bir eve abanır, bir ailenin üstüne. Yaprağı dokunan insanları kandırıp ölüme çeker, işvelidir o, kandırmacalıdır. Çiçeğin düştüğü yerden o yüzden çığlıklar yükselir. O çığlıklar beton gibi düşer kafamıza. Beton gibi anımsatıcıdır o an her şey. Bir silah vardır, hedefe tutulmuştur, hedefe yaşlı bir adam, belki üniformalı bir çocukla annesi konulmuştur. Korkuludur çocuk, elinin ucunda okul çantası belki, annenin yüzünde kahreden bir susuş, bilmeceli bir duruş…bilinmez ne sorulur ne istenmektedir. Sonra ekran hastanelere uğrar, hastane yolunda açılan mezarlık yolculuklarına. Kanın gizemi rahatsız eder gözümüzü, kanı sarmalayan yaralar, yaralara tutunmuş masum insanlar… Hiç bir bomba mutluluk getirmemiştir anlarız. Uğruna hayatımızı harcadığımız paralar bombalara evrilmek zorundadır. Evrilen bombalar o sıcak yuvaların üstüne ansızın yağmaktadır. Uykular patlamaktadır, sofralar dağılmaktadır. Aileler bin parçalanmaktadır. Kocaman amcalar vardır şurasında dünyanın, çığlıkları duymamaktadır. Anlarız ki o yoldan onlar da geçmiştir. Boşlukları dolmuştur ve dolmaktadır. Ama açlıkla dolmaktadır, ama bitmeyen bir planla dolmaktadır. O planlar mutlaka mezarlıklara da uğramaktadır. Aniden sokulur içimize çocuk çığlıkları, yaşları kümelenmiş gözlerin alacaklı bakışı, içimize bir daha unutulmamacasına çakılır.

O zaman hatırlarız unuttuklarımızı. Bombanın yanık kokusu şifalıdır. Barut kokusu alımdır. Kimileri onun kokusunda kaybeder hayatını, kimileri yeniden bulur orada eski insanlığını. Lambaları yanar o an içimizdeki odaların. Sürekli bir şeylerin bürüdüğü gözlerimize artık sadece yaşlar barınmaktadır. Yaşlar da arkadaştır mutlaka, soluk aldırır insana. Ciğerlerimizin varlığını hatırlatır ve daha neleri de. Kocaman bir nefes çekip koca dünyadan, kocaman başımızı ellerimizden arasından kaldırırız. İçimize doldurduğumuz ıvır zıvırlar birden suskunluktan kurtulup anlamsızlıklarını haykırmaya başlar, deprem başlamıştır. Deprem de şifalıdır oysa, her şeyin daha sağlam yerine oturmasının ilacıdır. Anlamlar anlamsızlıklarla yerini koşaradım değiştirir. Vücut sarsılır. Alışkanlıklarımız eskide kalmıştır. Bir ışık yanar odamızdan sokağa doğru, bir ışık yanar ruhumuzdan ulu ışığa doğru…

O gece hatırlarız öylece her şeyi yeniden, bir daha unutmak bilmemecesine…
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

* : İnsan hafızası unutmakla sakatlanmıştır.

4 Ocak 2009 Pazar

Belki

belki rüyalı bir gecede hayali
belki güpegündüz nar gibi sahici
belki o an
damarlarım kabarmışken yani
insanlığımı sorgularken
tartarken ulu günahımızı
insanlık-lığın kefesinde
beynim liğmelenirken
sıkılmışken sol yumruğum havada
sıkılmışken solcu bir yumruk gibi yüreğim orada
kalabalıklara karışacağım
caddelere salacağım haykışırışımı
molotof kokteylimi yudumlayacağım bilin ki
çakmak çakmak hınç dolu gözlerimle
annelerime karışacak hislerim
cumartesi annelerime belki
-oğlum, kınalı kuzucuğum,ciğerimin köşesi
seni ben adı belli değil bir yerde ölesin
dikenli tellere meze olasın diye mi dünyaya verdimdi?
ordan sızacak yumruğum başka bir meydana
tayad'laşacağım o köşede bir iyi
-insan, diyeceğim
ah, senin insan olduğuna bir inansam..
f tipi dehlizlerde sürünüp
o kurtların eline bir kuzu sunsam
doyarlar mı elimden bir sürü ummadan?
anadilimde haykırayım bari biraz
bana alfabemi geri verin
ve bıyığı yeni terleyen tenlere
hayalinin resmini yapacak bir gencin
ellerinden silahlarınızı geri çekin
hiç bir cellat asker doğmaz işte öyle anadan
safsatalarınızı buyrun kendiniz yiyin!

tarihin tekerrünü bekler başkaldırışım
sonra toz duman alır her yeri
mavzerler donanır allı pullu ortada
-biber gazı acı mıdır anne, yemeğe de mi katalım?
ve bu su israf değil midir o tazyikiyle
üzerinde yıkanası olmayan dimdik insanların?
adını aniden hatırlarım sevgili copun
her selamlaşmamızda biraz daha adamım
eminim, siz de inanın
apar topar götürülüşler vardır
kafalar bastırılarak
o bilmeceli arabalara
gidişimiz ummanadır
gidişimiz yok'a dır analarım
gidişimiz önemli değildir zaten
dikilişimiz ak pak geleceği masum yavruların

hakkımızı istedik diyeceğim
insan olmakla kazandıklarımızı
ve elimizden aldıklarınızı insana uzak yalanlarla
onlar bizimdi diyeceğim
virgülsüz bir dayak yiyeceğim, bilin
her yerimden copsuyu akacak
kan ne güzel de yıkar bir teni
korkarım yorulacağım
bir isim vereceğim belki
tatlı canıma kanacağım
-ben demedim amca o dedirtti
artık uslu sıcak yuvamda oturacağım
bilmiş bakışlarla o gece yalınayacak salınacağım
ucundan geçtiğim hücreye korkuyla bakıp
sancılarımı cepleyerek karanlığın ayazında
öylece insan yapımı bir hücreden
evrensel bir hücreye dalacağım.