๑۩۞۩๑



Sürgündeyiz Sodom ve Gomorra'yı yerle bir edeli beri


"Habibim de ki; biz seni
alemlere ibret olasın diye gönderdik!" 13.Bab, 666. Söz.


Hiç bir tanrı çözemedi dilimizi.


Bu yüzden sürgündeyiz
dışımızdan kendi içimize doğru.

Oyunumuz sakıncalıdır
bin yaşından küçükler için
ve açmaz kadın-erkek hikâyelerini.


Kovulduk diye bütün mabed kapılarından,


aynaları boğazlayıp
peygamberler çıkarttık içlerinden.

Ve fısıldadık onlara
ayetlerimizi tanrılar düzüşürken.


O haylaz sivrisineğiz biz,
Firavun'un burnuna kaçtık
nemrudlaşıp Ibrahim' e ateş saçtık.



Kimsecikler göremez ezber bozan dualarımızın yüzünü.


gökyüzünden uzanırken

kendimize doğru kendi elimiz,

varlığımıza şahitlik etti diye ay,

onun nurunun şefâati için sadece

ayperestiz..

Ve dökülür her gece yükseklerden

sessizce sûrelerimiz...

Saint. Rintintin

11 Ocak 2010 Pazartesi

Murat BARDAKÇI - Osmanlı'da Sex E-Kitap

"...yaz olunca avratlara, kışın oğlanlara meylet ki, vücutça sağlam olasın..."

ve daha ne inciler...tarihle yüzleşme zamanı gelmedi mi?


27 Aralık 2009 Pazar

NaPola*

otur yanıma peder. evet, son günahımı yüzyıllar önce çıkarttım. ben günahkarım, evet çok günahkarım biliyorum. ama lütfen aradan çekil! aramdan çekil tanrım, kendime kusacağım. bu alımlı kilise karanlıklarımızı süslemek için değil.

her gece ayinimi tekrarlıyorum peder. açıp açıp ağlayan insanların görüntülerine sızıyorum. ah, nasıl şehvet, ah, nasıl bir baştan çıkarış bu tablo. bazen yaşlanmış gözlü bir resme dalıyorum. aniden görüntüye girmem uzun zaman almıyor. birden bir bakıyorum, o ben oluyor, alevli bütün yaşlar ellerime düşüyor. her bir hücrem anlatamam, nasıl sızlıyor.

peder, bu soruları geç, ezberli cevaplarını da lakin,peder, hazret-i cehenennem! aslında çoktan öldüğümü neden söylemedin?allbrecht, kalemi pamuktan çocuk! allbrecht gözümde şakıyan son çocuk çıklığı! ah, çocuk, ahh yüreğin nasıl süslü bir çocuk! sonsuza sızacak bir velet senin tenin! allbreicht, benim pelerinsiz peygamberim! son kar tanesi, ölen son çocuğun gözbebeğine düştü. ahhh allbrecht, silahlardan ne zaman güvercin fırlayacak? bu çıplak mermiler ne zaman şakacı bir tavşan olacak? sen, benim bin yıllık cesedim! ah, çocuk, askerler bizi kovalarken birden hangi deniz bize kucak açacak?

suya damlayan kan... suyun sersemliğini içen hücre... boşalan hacim, genleşen umman, sonra sonsuzluğu yutan...

kutsal kitaplarını kimse okumayacak 17'lik tanrım. bu kulaklar savaş borularına acıkmış, kilise çanları yanlarında salata. duydun mu bokyemiş ülkem, cehennemde tel örgü olmayacakmış!

bakireleri ejderhaların elinden kurtaran kanlı kılıcım, sen, uzaya çakılmış tek eşsiz çivi! ellerin göktaşı ve yüreğin karadelik! ah, ben ne kadar sen! korkunun şakaklarında patlayan son mermi sözlerin. benim eşsiz dilemmam!! ah, suda evet, suda yemin olsun bütün anahtarlar çocuk, kayıp gittiğin, atomlarını yıldızlandırdığın o alımlı suda. biliyordum, bizi temize çekecek olan siz ikinizdiniz.

bir..iki...üç...

saymaca bittiğinde allbrecht,

ve son ki üç dört..

yerden bir volkan gibi fışkıracak olan sensin! su temiz allbrecht, dövüş temiz, sen temiz.. ellerden sakladığın cesedin,, ah akıllı çocuk, "biliyordum" diyeceksin derinlerden ve göklerden bize, sarılmış ağlarken anılarına teselllimiz!!!

* : NaPola 2004

02 Kasım 2009 Pazartesi

P.L.A.T.O.N-İÇ

hiç gerek yoktu
hiç gerek yoktu ki zaten kanımda
eski bilenmişliğini hatırlayan bıçağı şahlandırmaya
benden başka tanrılar da vardı
oturup rahmet dilenebileceğin
senden başka
evet, senden başka makberler de vardı ki
sancımı kıvırıp yatırabileceğim.


uzanıp baktım etine, uzanıp bir koşuşturmacanın içinde. içinden ateş alıp çokbilmiş pırıl gözlerin kesti soluğumu, pusmuş uslu sus'umu. o meşaleye baktım, kıvılcımı alıp içime attım. okyanusa batmış eski yırtık mektuplarım ucundan tutuştu yeniden. orda, günün kendini bilmiş nal seslerinde yudumlanırken kavruluş, sanır mısın sana bir beklentiyle aktım?

insan olmak beklentiye bağlamak mıdır her zaman uzayan doğruluşu? ucubelik budur ya hani vazgeçişi ustaca öğretirsin içindeki beklenti köpeğine. her daim kılıç yaralı ruhunu anasınısatmışlık direklerine dikip gösterirsin insanlara harlı rüzgarlarda umarsız uçuşunu. yani ki bir beklentin yoktur okyanustan, oturup sonsuzluğu gözlerinle aralarken. suyu, sana sırt dönüşüyle, kendi gibi olmanın bilmişliğiyle seversin. ah dedim, bir kaşık, utangaç eksik bir fincan şeker boşluğunda bakayım yanağındaki o tatlı mırıltıya. sen bana ödünçlü bir komşu olmasan da yeter. yani ki şehzade korneanı,uskumru retinanı bulandırmasa da olur
varlığım, ince dilinmiş dudaklarını, o cariye pembeleri kıvrandırmasa da olur adım.
sen yine ummanınla kavrulup dur yoksayılabilir bakışlarımın karşında.

uzanıp baktım suratındaki okyanus parçalarına. sen ıslaklığınla şahika!!

hayır "ben" demeyeceğim. bir kolu olmasın varsın bu pinokyonun, öylece dinlemeli görkemini belki bacaksız piyanonun. "ben" demeyeceğim bunu bil, "ben" diyerek doğrulmadı hiç bir incil. ve burada kal ortasında adı çokbildik "sen" olan oyunun. şimdi aşkın çok kullanılmış binyıllık vaftiz suyunu kirleteceğim. nesil nedir bilmezim. bundandır o koyu boyalı suda yeniden yıkanacakları düşünmeyeceğim. yine de görkemli kapısından girerken dilenciler parmaklarının ucunu batırıp istavrozunu çıkaracak bildik ürperişle, o çok girilen, o korkulu kilisenin. gizemli ermişler gibi yüklenip gideceğim suskunluğumu uzak karabasanlara. ve kimbilir hangi sarayın sarnıcında efsunlarımı yeşerteceğim!

sen yine kal okyanuslarında hayata bildik bakışlar saklaya saklaya. bir gün tenine gurbeti giyeceksin adam! agoralarında azizlerin kahrolduğu, sütunlarında görkemli tanrıların kadehlerine şarap oyduğu bir antik şehirden bakacaksın bütün şatafatana. sanır mısın ki iliklerini baktığım kadar ebruli göreceksin?

ah! bu muamma senin için! ve bu muamma için senin iç'in. küçük bir ayna atacağım kefenli cüssenin üstüne, belki bir gün yanılıp kendi karmaşık yaşını yoklarsın diye. hiç bir ayna gözbebeğim olmayacak sana yine de.

kıvırıp kolumu içimden çıkarttım fişini, içimden çıkarttım ıkınıp topaklandırdığım bütün kokuşuk erkekler gibi. dedim zaten kalbime değin uzanamıyor hiç bir penis, hiç birinizinki karmaşık kalp kapakçıklarımı dürtüştüremiyor. hiç bir sevdalinka ıslanmadı zaten içimden coşup taşırdığım bir orgazmın sularında.

kainatın zamanı yumrukladığı, zamanın kendi anlamsızlığını sorguladığı o çok bitimli bir iki saniyeyi pışpışlayıp ıraklandım yanından. başka yan'lar ne çok hem pimini çekip üstüne oturacağım, sonra gökyüzüne fırlatılıp ebruli parçalanacağım cinsten. erkek biterse de dünya da bir gün isa'nın mezarını kazarım olmadı. olmadı otopsilerde ararım kendi biçimsiz DNA'mı.kaç tiyatro aynası var bu oyunu bildik öyküleyecek, kaç şapel var zaten karabürümlü insanlara hışmımı dinletecek. hem ben ne göklere sığarım ne yerlere, sanma ki zaten gırgırlı tiyatrolara, alımlı şapellere.. ben ancak bir erkeğin varlığından habersiz yanağını serinlettiği o iki huzurlu okyanusa oturup bağdaş kurarım. ve işte o zaman anadandoğma bütün erkeklere şahdamarlarından daha yakınım! al sana bir "uzak" yabancı. karlı karmaşanın ortasına düşmüş bir adam gibi sarıl bu paltoya. içindeki kararsız sıcaklık bilirsin dona kadar kiracı.

yine de tutamadım kendimi:

-pardon, cenazenize katılabilir miyim?



12 Eylül 2009 Cumartesi

itiraf

evet doktor, annemi ben öldürdüm.
psikiatrım olmanızın itirafımla bir ilgisi yok ama yine de duymanızı istedim. bir köşede sessizce oturup beni tutuklamalarını beklemeyecektim elbette, ve elbette yapacaklarım da var henüz.
evet, onu ben öldürdüm. ama bir katil değilim ben. ibrahimin koynunda can veren nazlı kuzuyu hatırladım birden. yani benimki de öylesine kutsal bir işti bilin ki. sizin bildiğiniz gibi, yani nasıl hakkı varsa bir annenin bir oğul doğurmaya, bir oğulun da annesine kıymasına o denli hakkı vardır. bu bir döngü, bu bir kutsal doğa kanunu inanın.
durun, hayır korkmayın, yitirmedim aklımı. unuttuğumuz onca şey gibi doğa kanunlarını da unutuyoruz böyle işte.
o gün daha bir sarıydı annemin yüzü. aniden sonbara tutunmuş yaprakları hatırladım.
evet, korkmadım, bir an olsun elim titremedi inanın!
başıma her ne gelecek olursa olsun, tenimi ölüme tek parça teslim etmek isterdim, kanım bende kalsın, tenim kemiğimde sızsın.
anneme de bunu hediye etmek istedim. kan görmek ayrı bir ölümdür herkes için. evet, onu bundan mahrum bıraktım.
eve geldiğimde yine ezelden beri süren işlerini yapıyordu. usulca kapıyı içten kilitledim. lütfen, ayrıntılardan korkmayın. yıllardır dolapta sakladığım siyanürü aldım. elimde şarkı söyler gibiydi birşeyler.
bununla birlikte rahvan yürüyen bir atın nal seslerini duyuyordum. bir parça açıldı gökyüzü, bulutlar kenarda birikip kendi ritminde bir piyanonun eve girmesine izin verdiler sanki, biraz daha altın sarısısıydı oksijen.
beni gördüğüne sevinecek zamanı yoktu annemin, yıllar olmamıştı tabi atmosferinden ayrılalı ama..çocuklar oyunlarından eve "anne" sesleriyle dolardı, duyuyordum. bana umman kadar sarılacak denli kucağı da olmamıştı hiç annemin. koynuna hep bilmeceli çığlıklar dolmuştu. kabusların ertesinde sığınacak bir boşluk bulamadım.
son defa konuşmak istemedim onunla, planlı sözlerimi sarfettim. içsene anne, sen seversin vişne suyunu.
kuzunun kanı akıyordu, en temiz sıvı nasıl parmaklardan kadehlere doluyordu, ah, bilemezsiniz nasıl bir kilise kıvrılıp uzanıyordu.
uzattım ona bardağını. kendi temiz suyumdan içtim ben de. hayır, ona eşlik de etmek istemedim aslında son defa. işimi şansa bırakmak istemedim.
alelacele bardığını bitirip işine döndü annem. yıllardır onun arkası dönük olmasına ne kadar alışmıştım. hep hınzırca arkasını dönüp nereye baktığını görmek isterdim.
yüzünün solduğunu gördüm sonra. ama solmak farklı farklıdır hani, dünya gözüyle solmak başka bir alemde canlanıştı bilirim.
sandalyeye oturdu yavaşça. ben sadece susarak perçinledim seyrimi.
başını masaya düşürmesiyle son titreyişini sahnelemesi bir oldu. birden o an denizi öpmüş bir çavlan gibi rahatladım. biliyordum bu his annemden bana kayan bir yıldızdı.
yıllardır o an için yaşadığımı, o an için yaşatıldığımı bütün damarlarımla duyumsadım.
masaya umarsızca bırakılmış annemin başını kaldırdım. gözleri bütün ölüler gibi henüz açıktı. gitmeden neyi görmek istiyorlardı merak etmiştim hep.
ilk defa annemin gözlerine baktım. yüzündeki etten maskenin altında artık hiç bir rüzgarın esmediğinin farkındaydım.
bir insanın gözleri de konuşur bilirsiniz. sessizce bakışımı yaklaştırdım. bir ses duydu göz çeperim:"teşekkür ederim oğul!"
ellerimi uzatıp büyüyen soğukluğu hissederek gözlerini kapadım. bari bunu yapmalıydım. her bir adım bir ritüel gibiydi.
son defası da olmayacaktı artık hiç bir şeyin. bu insanı nasıl rahatlatıyor bilemezdiniz. ayini tamamlamış bir rahip gibi sandalyeye yığıldım.
yine de giderken bir şeyler bırakmasını isterdim. en azından doğurganlığını yani. bir oğul peydahlama hürriyetini ve onun elinden ölümü içme hissini.
yine kendini düşünmüştü annem, şaşırmadım.
orada kalsaydım kesin ağlayacaktım, zaten bundan korkmazdım, ama annemin eline düşmesinden çekindim yaşlarımın. sonra bitmek bilmeyen bir sorgulayış gelecekti farkındaydım. bütün mahrum bırakılmışlığımı sonsuza kadar teselli edecek hediyemi yanıma aldım. o evi ilk defa o kadar huzurlu bir şekilde anladım. tavan arasından iç çekiyordu meraklı gözler.
yine annemle yalnız kalamayacağımı anladım.
buluşmalar ertelenmezmiş, aniden hatırladım. soracağım sorular zamanını beklesindi biraz.
kapıyı çarpıp iki katlı koca mezarı kendi haline bıraktım.
şimdi anladım doktor, itiraf ettikçe kendimize dönüyoruz.
biliyorum nereye çıkacak, kaç adımlık yollar. bir hediye verdim kendime doğum günümde,
anlat, dediniz, anlattım...

02 Ağustos 2009 Pazar

ziyaret

kapıları iyice aç
şimdi bir kadın gelecek
misafirliği unutmuşsun epeydir
ansızın hoşbuldum diyerek
gözlerin açılmış biraz merakla
evine bir kadın girecek
elinde acabalı bir bohça
yanında çoktan unutulmuş bir bebek
sıradanlığa bürünmüş gününü
belki biraz korkuyla bölecek

siz konuşmadan ama bilirmiş gibi
sessizleyeceksiniz ustaca birbirinizi
gözün istemeden yüküne ilişecek
bir gün gelecektim, unuttun
ama unuttuğunu dehşetle bilerek
ben seni hep bilirim
bu çok sıradan
çok sonradan bir geliş diyecek

kendinle kal o anda yalnızsın
herkes seni bedava gidecek
düşlerin unutuşa karışmış sıradan
aklın kimbilir nerede sönecek
sen de herkes gibi hikaye öyle
çaldıklarını yakan alaycı bir hırsızsın
ve birden işte, diyecek
emanetin elimde,
ben giderim kal sen kendinle
sen bunları yaksan da
duvara assan da kim bilecek
hep orada
açılmamış kimbilirde gözlerin
dehşeti içmiş gözlerin büyücek
en ummadığınla en anmadığınla beynin bile
deliğe bir anahtar gibi girecek

ben gidiyorum diyecek el kadın
yolum uzun belki bilirsin
başka kim bilir kaç ev silinecek
siz burada dehşetle kalın
bu korku bilin ki sizi
bilin ki babanız gibi sevecek

işte şimdi kaçtığın bütün anlar
zamanı sessizce büzüşüp
pakete tıkmış kahramanlar
mumların sönmemiş daha erimeden sevincin
susmamış uğultulu çalgılar
son doğum günün unutma
son ölümdünü içinin
kapatıp gözlerini ama bütün suskun
o çığlığa korkmadan
sevişir gibi yıldırımla
çekingen ama duygusuz
söyle şimdi
ilk hangi elin değecek?

31 Temmuz 2009 Cuma

no-rgazm

birazdan kopacak fırtınan
her köşenden fışkıracaksın
bütün boşlukları doldurabilecekmişsin gibi
uçsuz bucaksız ama erkek
sen kılacaksın sanki her yeri
birazdan akacaksın
nasıl akarsa kayalardan köpükler ileri
patlayıp kopacaksın bilirim
düşünmezsin, yapamazsın elbet şimdi
ama
boşalınca nereye sineceğiz sevgilim?
o mahşerin yoluna dikilmiş sivri uçurum
yarı yolda bırakınca bizi
umutlanıp biraz daha sıkılmış ellerimizi
alıp nereye korum
çırçıplak kalınca gökyüzünün ortasında
nereye saklarız tenimizi
bak kuşlar yuvasını giymiş
yılanlar toprağı örtünmüş gibi
biz hepsinden daha ürkünç
nereye dökeceğiz buşluğumuzu geri
sahi nereye sineceğiz boşalınca sevgilim?
bilmediğimiz dillerden masallar uydurup
usluca koyduk yastığa gözlerimizi
unutmayı isterdik en baştan
en baştan geri dönmeyi tabi
sinsice saklanmış gibi çarşafın altında
oyununu bitirmiş periler sanki
hangi yığının altında külleyeceğiz iç çekişimizi?
boşalınca sevgilim, diyorum ki
ben burada
seni bulduğum köşede son duraktaki
ateşleyip fitili korkmadan ama biraz titrek
bıraksam mı artık elini?
boşalınca biliyorum...

ya da rıhtımdan yollanırken son gemi
elimi sallamasam da boşluğa biraz
sana sulasam tenimi
boşalınca diyorum
sevgilim,
bilirsin hep korkuyorum
acaba dursan mı ki
yani sertliğin haddinde ikimiz
en yakınken tanrıya
ve en uzak tenimize
biz olmaktan bıkmış aynalar
bir rahim giysek diyorum
annemiz orda bakmasın bize
hani o oğulsuzluktan korkar
tohumlar bazen dönmemeli filize
var olmak en kötü intikamı
en kötü çığlığı ruhun hani
tam orada dursak diyorum
orada sarhoş ve güçlü
intikamını almış ve şaşırtır gibi bilmeceleri
saniyesinde tutuşmanın
aniden kessek mi
o çok oynanmış
çok bilindik filmi?

08 Temmuz 2009 Çarşamba

sa-nı-klambaç

bu gece kalsan diyorum yabancı
tenimden yollara dökülmesen
adımlarını saklasan diyorum
kalacak ya burda biraz eksiklik
biraz da anlamsız duruş hiçkişilik
bu macera mutlaka acı
ve ne acı tene giydirelemeyen şehvet
yalnızız hücrelerimizle biliyoruz da
koşuyoruz her gece başka kokuya
aşka suskun kavruk tene
yanılsamamıza nihayet

bu gece yatsan diyorum
uykumdan bıkmış yatağıma
kıvrılıp erkek bir uyku anlatsan diyorum
eller eksilince manzaramdan
kokuşmuş gece kıyılarında ben
bilirsin utangaç lekeleri siliyorum
yalnızca...
yalnızca ellerim
unutulmuş hünerlerim
kurulmuş saat gibi ecel
son senfonim karayak ciğerlerim
indir düğmeleri adımını kaldır geri
sustur inleyen tellerimi
tek gecelik erkeğim
adını ben koyamayacağım biliyorum
kuytu köşende kirletmeden hepsini
el kadar mırıltı diliyorum

artık uyusan diyorum
tek gecelik yabancı
tek hecelik bildik acım
rüyalar ıslık çalıyor
dinliyorum...

18 Ocak 2009 Pazar

(N)isyan


Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür*

Önce sevmeyi unuttuk. Yani varoluşumuzun ve var oluşun sebebini herşeyden önce. Ağlayışına tepkisiz kalınan bir çocuk öncelikle sevilmediğini hisseder. Sevgisizliğin dikeni değmiş bir ruhun sancısı hiç beklemeden başlar.

Evrenin boşluğa tahammülü yoktur, boşluklar ivedilikle mutlaka başka şeylerle doldurulur. Sevgi gidince bize kalan boşluk öyle hemen doluverecek kadar önemsiz bir boşluk değildir. Aşk üzerine yaratılmış evrenden onu soyutlarsanız yarattığınız boşluğu doldurmak için devasa bir unutuşa daha ihtiyacınız vardır, ya da pamuk şeker tesellileri.

Boşluklanmayı insanıoğlu da sevmez zaten. Gecenin sessizliğinde nereye gidişimizi sorgularken ürperiveririz birden, ya da korkular, kabuslarımıza konuk olur sorgusuz sualsiz. Kabuslardan kaçılmaz, biliriz. Tez elden doldurulmalıdır bizi içine çeken boşluk, çatlaklar bir güzel sıvanmalıdır. Neler girmez ki o dehlizlere? Apolet sevdası, mevki-makam hırsı, insan yapımı sınavlar kazanıp insan yapımı yüksekliklere tırmanma derdi, biriktirme telaşı, elde etme çabası… İnsanı yoran, ama yordukça hırslandıran bir sancı bulaşır içimize…

Bu sancı nefes aldırmamayı iyi bilir insana. Nefes almak sakıncalıdır; onun için zaman ayırırsanız duvalarınız yıkılabilir çünkü. Düşünmek risklidir bu durumda. Bu tutuşulunmuş hızın içinde sevgiden uzaklaştırdığımız içimizi biraz daha lanetleyerek yalnızlaştırmaya da başlarız. Çünkü içine hırs girmiş bir kalbe dünyasal ayrıntılar umursamaz umursamaz doluşur ve orada eniklemeye başlar, kendinden daha çirkin yavrularına…

Unuttuklarımızı asla hatırlamamak için yeni avuntularımızı unutmamayı sıkı sıkıya tembihleriz kendimize. Bizi hor görenlere kendimizi ispat etmeliyizdir, başarılarımızı insanların önüne kocaman dikerek varlığımızı ispatlamalıyızdır, yolumuza dikilen düşman insanları bir bir etkisizleştirmeliyizdir. Yani sonsuz savaşımızda her gün biraz daha sıkı giyinip her gün biraz daha hünerlenmeliyizdir.

Ötesi acınasıdır bu yolun. Bize kocaman bir bütünü fısıldayan evrenin içinde milyonlarca birbirine uzak dünyalar yavrularız. O dünyalar ki balondur yalnız, sivri yüzeylerden korkar. Ama uzaktan bakınca öyle pürneşe, öyle şatafatlı…

Vardığımız adı belirsiz durakta önemsediğimiz yegane tanrı kendimiz oluveririz artık. Parça oluşumuz bile aşağılayıcı bir itiraf gibi gelir, uzak dururuz ondan. Parçalığı sevmeyiz, çünkü o başkalarına muhtaçlığın sembolüdür. Oysa tek başına mağrur savaşımızla ne kadar bütün(?)üzdür. O durakta ne eşimiz dostumuz vardır yanımızda, ne başka iklimlerin insanları.

Doldurduk ya o beyni, o kalbi biz işte! Savaşta biraz ilerlemişsek başarılıyızdır, başarılıysak biraz daha umutludur gelecek. Bugün biraz daha para kazanmışızdır, ikinci evimizi almışızdır, lezzetli bir akşam yemeği yemişizdir dışarıda, ev iyi ısınmıştır.

Sıcaklığın sırtını okşadığı o işveli uykuların birinde bir bıçak gibi çığlık giriverir ruhumuzun göğsüne: “ Yardım edin!!!”

Aniden irkilerek uyanırız, allah allahlandırırız merakımızı, belki akşam yemeği biraz fazla kaçırmışızdır. Uyanıp küçük kutucuktan dünyaya bakarız uykuya tutunamayıp tekrar…

Bir patlayış gözümüzü şenlendirir kutunun içinden. Gecenin bir yarısıdır, çiçek gibi açılır havada alevler. Ama o çiçekler niye mutlu etmez ki kimseyi, niye korkar bebekler o çiçekten? O çiçekler ki ölümün güzellenmiş boyalı yüzüdür, çiçekler solup kapanırken bir eve abanır, bir ailenin üstüne. Yaprağı dokunan insanları kandırıp ölüme çeker, işvelidir o, kandırmacalıdır. Çiçeğin düştüğü yerden o yüzden çığlıklar yükselir. O çığlıklar beton gibi düşer kafamıza. Beton gibi anımsatıcıdır o an her şey. Bir silah vardır, hedefe tutulmuştur, hedefe yaşlı bir adam, belki üniformalı bir çocukla annesi konulmuştur. Korkuludur çocuk, elinin ucunda okul çantası belki, annenin yüzünde kahreden bir susuş, bilmeceli bir duruş…bilinmez ne sorulur ne istenmektedir. Sonra ekran hastanelere uğrar, hastane yolunda açılan mezarlık yolculuklarına. Kanın gizemi rahatsız eder gözümüzü, kanı sarmalayan yaralar, yaralara tutunmuş masum insanlar… Hiç bir bomba mutluluk getirmemiştir anlarız. Uğruna hayatımızı harcadığımız paralar bombalara evrilmek zorundadır. Evrilen bombalar o sıcak yuvaların üstüne ansızın yağmaktadır. Uykular patlamaktadır, sofralar dağılmaktadır. Aileler bin parçalanmaktadır. Kocaman amcalar vardır şurasında dünyanın, çığlıkları duymamaktadır. Anlarız ki o yoldan onlar da geçmiştir. Boşlukları dolmuştur ve dolmaktadır. Ama açlıkla dolmaktadır, ama bitmeyen bir planla dolmaktadır. O planlar mutlaka mezarlıklara da uğramaktadır. Aniden sokulur içimize çocuk çığlıkları, yaşları kümelenmiş gözlerin alacaklı bakışı, içimize bir daha unutulmamacasına çakılır.

O zaman hatırlarız unuttuklarımızı. Bombanın yanık kokusu şifalıdır. Barut kokusu alımdır. Kimileri onun kokusunda kaybeder hayatını, kimileri yeniden bulur orada eski insanlığını. Lambaları yanar o an içimizdeki odaların. Sürekli bir şeylerin bürüdüğü gözlerimize artık sadece yaşlar barınmaktadır. Yaşlar da arkadaştır mutlaka, soluk aldırır insana. Ciğerlerimizin varlığını hatırlatır ve daha neleri de. Kocaman bir nefes çekip koca dünyadan, kocaman başımızı ellerimizden arasından kaldırırız. İçimize doldurduğumuz ıvır zıvırlar birden suskunluktan kurtulup anlamsızlıklarını haykırmaya başlar, deprem başlamıştır. Deprem de şifalıdır oysa, her şeyin daha sağlam yerine oturmasının ilacıdır. Anlamlar anlamsızlıklarla yerini koşaradım değiştirir. Vücut sarsılır. Alışkanlıklarımız eskide kalmıştır. Bir ışık yanar odamızdan sokağa doğru, bir ışık yanar ruhumuzdan ulu ışığa doğru…

O gece hatırlarız öylece her şeyi yeniden, bir daha unutmak bilmemecesine…
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

* : İnsan hafızası unutmakla sakatlanmıştır.

04 Ocak 2009 Pazar

Belki

belki rüyalı bir gecede hayali
belki güpegündüz nar gibi sahici
belki o an
damarlarım kabarmışken yani
insanlığımı sorgularken
tartarken ulu günahımızı
insanlık-lığın kefesinde
beynim liğmelenirken
sıkılmışken sol yumruğum havada
sıkılmışken solcu bir yumruk gibi yüreğim orada
kalabalıklara karışacağım
caddelere salacağım haykışırışımı
molotof kokteylimi yudumlayacağım bilin ki
çakmak çakmak hınç dolu gözlerimle
annelerime karışacak hislerim
cumartesi annelerime belki
-oğlum, kınalı kuzucuğum,ciğerimin köşesi
seni ben adı belli değil bir yerde ölesin
dikenli tellere meze olasın diye mi dünyaya verdimdi?
ordan sızacak yumruğum başka bir meydana
tayad'laşacağım o köşede bir iyi
-insan, diyeceğim
ah, senin insan olduğuna bir inansam..
f tipi dehlizlerde sürünüp
o kurtların eline bir kuzu sunsam
doyarlar mı elimden bir sürü ummadan?
anadilimde haykırayım bari biraz
bana alfabemi geri verin
ve bıyığı yeni terleyen tenlere
hayalinin resmini yapacak bir gencin
ellerinden silahlarınızı geri çekin
hiç bir cellat asker doğmaz işte öyle anadan
safsatalarınızı buyrun kendiniz yiyin!

tarihin tekerrünü bekler başkaldırışım
sonra toz duman alır her yeri
mavzerler donanır allı pullu ortada
-biber gazı acı mıdır anne, yemeğe de mi katalım?
ve bu su israf değil midir o tazyikiyle
üzerinde yıkanası olmayan dimdik insanların?
adını aniden hatırlarım sevgili copun
her selamlaşmamızda biraz daha adamım
eminim, siz de inanın
apar topar götürülüşler vardır
kafalar bastırılarak
o bilmeceli arabalara
gidişimiz ummanadır
gidişimiz yok'a dır analarım
gidişimiz önemli değildir zaten
dikilişimiz ak pak geleceği masum yavruların

hakkımızı istedik diyeceğim
insan olmakla kazandıklarımızı
ve elimizden aldıklarınızı insana uzak yalanlarla
onlar bizimdi diyeceğim
virgülsüz bir dayak yiyeceğim, bilin
her yerimden copsuyu akacak
kan ne güzel de yıkar bir teni
korkarım yorulacağım
bir isim vereceğim belki
tatlı canıma kanacağım
-ben demedim amca o dedirtti
artık uslu sıcak yuvamda oturacağım
bilmiş bakışlarla o gece yalınayacak salınacağım
ucundan geçtiğim hücreye korkuyla bakıp
sancılarımı cepleyerek karanlığın ayazında
öylece insan yapımı bir hücreden
evrensel bir hücreye dalacağım.

02 Ocak 2009 Cuma

İbne Güzellemesi

o gün, altıncı gün yani
dinlenme gününde tanrının
pazarın neşeli güneş ışıklarında
gözü arta kalan çamura ilişti
bırakacaktı, görmezden gelecekti belki
içine bir heves düştü kuş cıvıltılarının yanında
"bari bunlar onlara benzemesin" dedi,
yani bakınca onlar gibi ama
ters çevirince cehennem gibi...
başladı rahmin sancılı irkilişi


ağzına al
biz o tanrıları adımızı öğrensinler diye var ettik
küçüklük bizde kalsın,
yine sen hepsinin ismini bir bir say.
neler girmedi ki oraya
küfürlerle yıkamasını da bildiniz taze tükürülmüş suratınızı
bu temizlikte sonsuz bir arınış var.
kiliseleriniz insanlara küsmüş
ve kulağınız başka tınılı onlardan, o yüzden
orda sadece fermuar sesleri çalar.
bacakarası yortularında da şaklayan kemer sesleri.


üstüne otur
siz onlardan değilsiniz, bilirsiniz
bu tahtı revan yalnız sizin için burda durur
kimi zaman ebruli bir kanat giyersiniz
ve yükselirsiniz
yükselirsiniz ki yüksekler size bir nişan
büyüsü bozulmayacak bir uğur
kimi zaman da gece yarıları
aniden kuyruğunuz ve kemirgen dişleriniz çıkar
tende fazlalık giysileri kemirirsiniz
ve bulursunuz en değerli hazineyi zerre şaşırmadan
kimde barınır ki böyle barışçıl en derinde
alımlı bir kelebek ve suratsız bir sıçan?



ye!
bu kimsenin eti ve kimsenin kanı değil,
yut!
zehirleneceğinden şüphe etmeden iç bu körebe şerbeti
siz önceden iğrenirdiniz
saatler yorgunluktan vurmayı unuttuğu zamanlarda
karanlığı bir ürperti kovalarken o derin gece kıyılarında
midenizi tutarak eve geldiniz
bir erkeğe fazla gördüğünüz kusmuğunuzu
en azından evinize serdiniz
siz
en kutsal organı seversiniz ellerinizle
kimi açan, kimi solan bir çiçeği
kimi uçan, kimi büzülen o gizemli kelebeği.
tuttuğunuz kanatlar götürmeyecek hiç bir araf'a sizi
bilirsiniz
ki en azından dünya
mor-laci gözlüklerinizle en büyük teselliniz.

üreyiniz
ben sizin neslinizle geceyi hoş geçireceğim
en kör bıçak neşterdir ellerinizde
onunla kaderinizi karalayan kalemler bilediniz
sonra kalbinizin siyahından boğulup
bulduğunuz en küçük deliğe sindiniz.
siz öğretmendiniz yaşlı alemin her yerinde
babalara nasıl katil olunacağını,
annelere neden intihar edilebileceğini öğrettiniz
kendiniz hiçbir şey öğrenmeseniz de...


ve muhtaç, muhtaç size dünya biliniz
her zaman amcaların, teyzelerin tesellisiniz
mor mührünüz basılmasın diye çocuklara geceleyin
karanlıkları yudum yudum parsellediniz.
muhtaçsınız ki o dünya
sizin her zaman aç kalan midenize
taze vurgunlar indirecek
sizden aldığı safsatayı insanlar
alımlı, büyük törenlerde giyecek.
üzülmeyin bıçaklarınız hemcinsinizde de olsa nihayet
inanın cennete damsızlar da girecek!
adınıza inanın,
adınızı kirletin,
ki tanrının adı yüz'e çıktı
o da sever adıyla belki sizi diye
sizler açmasını bilmeyen küskün çiçeği geniş kırların
dar sokakların yorgun ibnelerisiniz.
bir karanlık yer açın, uykusuzum
bu gece beni aranıza alın...

29 Aralık 2008 Pazartesi

öyle, sıradan

depozitolu hüzünlerim var,
gidişlerim var mor benekli
sever gibi dururum, sanırsın öyle
ama adımlarım kaskatı içini yakar
bu oyuna ışıkçı gerekli
sadece ölünce ışık açan...
dedi oğlan...
olsun dedim,
ama oyundur önemli olan.
sahneye çıkarttım dilbaz gündelikçilerimi
bir havuz açtım dibi uzak
öylesine, aklım gibi kocaman
gel, dedim
bu suyun içinde boğulacak neslimiz
bu genetiğe bi general gerekli
suyun içinden taşırdım ellerimi
sahnelere vurdum, koydum ortaya evcilikleri
böylesine bir dünya olsun, ucundan ay gören penceremiz
bütün mezarlıklarca geniş,ölülere açık
yirmi dört saat gölgeli, uzun bahçemiz
oturdu yanıma oğlan
bir bakışını unutmuş yolda
bir de kulağının bir tekini
sonra evcilik oyunlarının senaryosunu banyoda
ama dedi yavaş ol biraz
dedim yürek biraz işte ama...
baktı oğlan
gülümsedi alaycı ucundan
kundağımı hala sırtımda taşıyorsam
bu büyümediğimden değil
sadece havayla temas korkumdan
öteki bakışını da verdi uzağa
diline bir veryansın
yalancıktan
kendimi buldum orada
masanın ucundan oturduğum
ve daltaşak düştüğüm uçurumun kucağından
baktı oğlan
evet, dedim var biraz yaram
açlığı severim zira
o zaman nimetim biraz damar, biraz kan
şaşırdı oğlan
ama biz onu haram biliriz
yuvarla kaldırımları, salla asfaltları ucundan
ayetim düştü dilime, öykündüm uslucuk tanrı bakışına
ama sahiden ama esastan
fısıldadım, sana en rahvan dini müjdeleyeceğim
en fitnesiz fesatsızından
ama öteki?
dedi oğlan
bu mistik bakış
biraz rüya varsayımlı
biraz masum yalan
ama dedim dinimiz...
biz heybetli ayrılıklara mı gebeyiz
sadece
yine de doğarken sıçtık ağzına gizemin
uçkurlu bakışlarla anladık aşkın tufanından
yol dedim
sustu oğlan
giy, dedim verdim pelerinimin ucundan.
soğuksa bu atmosferden değil
aşka uzaklığımızdan.
yan dedim
irkildi oğlan
kaç yılına kıyarsın pişmek için peki
kaç derini soyarsın ateşli ummanın harından?
sıcak dedi oğlan
yetişmeliyim belki daha erken
gitsem iyi olur
yani yüzüm kavrulmadan...
ama, dedim biz?...
dedi ki oğlan
biz cehenneme ayrı yollardan giden iki zebaniyiz
varacağın limana aldırma
allahtan bari, ateşten ölene dek izinliyiz
istasyona varmadan treni durdurma
ağlayarak tutulmamalı nöbetimiz
eğildi oğlan, bir gidiş taktı gövdesine
cebrail yürür gibi, dönüşünü özlercesine baktım arkasından
özlemim ölümümdü, 
yırtık pelerinimle sildim yaşımı
bir kaç sayfa daha söktüm kitabımdan.

20 Kasım 2008 Perşembe

Öz'e Dönüş

yoruldu aynalar çirkinliğimizden
utanmakta varoluş zaten ansızın, apansız
ortaya açılan çirkeflerimizden.
bir bir yolunsa kirpiklerimiz de öyle
bir yerde içimiz kusmaktan bıkacak

uzatsan elini biraz, uzansan ademoğlum
korma biraz cesaret, düştüğün anda deniz tutacak
ve sular dolacak deliklerimizden içeri
çirkinliğimiz ayrışacak
ben de böyle uzanırken o gün ufak bir deniz oldum
yüzyıllar sonra anılarımı size deniz susacak



denizden geldik, denize çok şükür
kirlerimiz, benliğimiz, tenimiz bizden ırak kalacak
ruhlamızın düğümlerinde gezinip maviliği içerek
sonsuzluğa gizimiz bir bulut sunacak
utanma coşkunluğundan
utanma dans bize meyilli, sen de umarsız köpür
köpüklerde hüznümüz banyo yapacak.

karalardan kaçtık kardeşlerim, onlar durmalı yerinde
izniyle kaderin burda suya sureler yazılacak
okuyan bulunmasa da hatalı alfabelerimizi günün birinde
uçun burda denize, çekin suyu içinize
susmayın, adımız çığlık olacak
ve bilin o zaman tarih defterinde anımız zaten
ve bir gün hepimizin adı DENİZ olacak.

Anlam

evet, evet zordu umut
bildiğim hataları güzelce tekrarlarım
ödevimi yaptım aynalarım hem bilirim ben ağlamayı bildiğimi
ağırlığım üstümde tonlarca, bir yılan vücudum işte uzak öyle
zordu umut ve ağır öyle tonlarca
tonlar sevmez oysa ağırlığı
durmayın üstümde siz de umarsız öyle
alın üstümden şu yaprakları
depresyonum sanki kaybolmuş bir rüzgar ve
sere serpe bembeyaz bir bulut alışkanlığım.
evet evet inanmamalıydım şeytana
ve ben tanrıyım bu yalnızlık kim ola ki
kurduğum unuttuğum bütün saatler
ve cehennemler uyandırınca zangoçları
kocaman koskoca gökyüzü yağar kıçımızın üstüne
evet evet gezegenler ben koymuştum buraya bunları
her gece kulak verip dinlediler bilirim
titrek yataklardaki çığlıklarımızı
elini ver bana elimi al insanlar
kocaman ama sınırsız işte öyle
ancak içimize sığacak bir nokta olalım
bir cümle var bilirsin o zaman başlamıştık
ve yine ansızın zangoçlar basmıştı tiyatromuzu
araya neler girmedi ki sevgilim
istilalar, devrimler, kapadık açtık çağları
oysa ellerin kirlense silinmeliydi sayfalar
devamını sevdik acımız gibi herşeyin de oysa
bu yüzden yoldan çıkaramadık hiç uğursuz kasımları
söz verdim sana tanrıyım al bu da kılıcım
ve kınında buruşuk maskem sadece sana gizlendim bildindi
ve bildiğim bütün şarkılar keskindi
ki keskindi zaten şap diye çukura düştüğüm rahim
kustuğum bütün memeler ciğerimdi
ve cümle, cümleler devam etmeli biliyoruz
düşkırığı ömrümüzün en güzel dikeni
dikenleri severiz biz oysa değil mi onlar
onlar ve güller artık ellerimiz gibi
yırtıla kanaya avuçlarımız çevirdik kutsal kitap yüzlerini
pelerinini unutmuş bir melek yakaladım işte şurda şaşkınlığım da böyle
böyle kirletirken mazisini biz soluklanarak geleceğin
bizden hesap soracak nesilleri cinlerin ve elleri kelebek
yumaklarımız da kozalarımız da kış güvercini
biz bit yeniği köşesinde bu güzel ipeğin
ipekler ve dikenlerin mükemmel bitimi
bitimi kuyumuzun ve uyumu sikimizin
kaldırıp soktuk göğün deliğine kocaman haşmetimizle
ve cümleler her zaman devam etmeli işte
ve devam ediş en büyük lanetidir bitimimizin
boşaldı kocaman yüreklerimizin üstüne oradan
üstümüze boşaldı orası işte öyle ıslağız
ve boğulduk kocaman varoluşumuzun hücresinde

anladı, bu unutuş silecekti evlatlıktan bizi.

İşte Yine Oldu

uzatır bir dikenle beslersin
bir jiletle doyurursun aç karınlarını
bir hançer, bir kılıç daha isterler
derinininde bir girdap besler
içe göçük, içi gömük insanlar.

sarar yapış yapış
bulaşır ellere mikrop mikrop
yüzlerini örter bekleyişler,
köprüler kollarına kurulur
yolları ayaklarını yalayıp
dizlerinde burkulur
gidemez yine de bir yere
kör topal çolak insanlar.

getirsem koca cehennemi önlerine
yine parmakları bir serinlik sorar
uzatılır ve uzar masallar da
yine salınmaz uykulara paslı çivili akıllar.

paçayı kurtardığın yerde bir sıyrık kalır
bir parçası kalır temiz insansızlığının onlarda
bir parçanı alıp ceplerine sokar
kirlenmiş yanlarınla yüzlerini yıkar
ve oturur büsbütün beklentinin kıyısında insanlar

ve kaçarsın ve kaçmalısın el yordamı vahşi uzamın uzağına
ve uzaklar vadetmeden teslimiyetini insanlığa
kocaman ve kocaman bir yorgan gibi sonsuzluk
sadece ışıltılanmış bir eldeğmemişlik gözlerinde
dalmalı ve dalmalısın derinlere ve uykuya
bilirsin bir gün seni de görecek o rüyalar...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Duyu

bir ölüm çalar
açılır kefenin cepgensiz yürekleri...

bir bir mimlediğimiz güz yaprakları
alır, alır
gözlerimizden kanaviçeleri
ve uzak dumansız bir vapur
dalar sonsuzluğa yüreğimizden
çığlıklarını dilimleyip damarlar
boyun büker yaşlı bir varoluş gibi
yürür ağır aksak
tarihin gizemli dehlizlerinden
uzanır, uzanır
yükseğin güneşli depremlerine
filizleridir gıcırtılarımız akarken korkusuz imgelerimizden
okyanus yeni yelkenlere hasrettir
martılar taze dalgalar gözlemektedir
tütmektedir tutsak platolar arasında sırrın buğulu bulaşığı
yarışır, yarışırız körkütük ellerimiz ve
sıyrılıp yumuk yumuk emelimizden.
varacaktır, varacaktır adımların tozu
tozlar yüz sürüp izine bilmecenin
yutacaktır gizemler bizi.

bir siren çalar
uyanır yaşlı kızın yorgun kirpikleri.