๑۩۞۩๑



Sürgündeyiz Sodom ve Gomorra'yı yerle bir edeli beri


"Habibim de ki; biz seni
alemlere ibret olasın diye gönderdik!" 13.Bab, 666. Söz.


Hiç bir tanrı çözemedi dilimizi.


Bu yüzden sürgündeyiz
dışımızdan kendi içimize doğru.

Oyunumuz sakıncalıdır
bin yaşından küçükler için
ve açmaz kadın-erkek hikâyelerini.


Kovulduk diye bütün mabed kapılarından,


aynaları boğazlayıp
peygamberler çıkarttık içlerinden.

Ve fısıldadık onlara
ayetlerimizi tanrılar düzüşürken.


O haylaz sivrisineğiz biz,
Firavun'un burnuna kaçtık
nemrudlaşıp Ibrahim' e ateş saçtık.



Kimsecikler göremez ezber bozan dualarımızın yüzünü.


gökyüzünden uzanırken

kendimize doğru kendi elimiz,

varlığımıza şahitlik etti diye ay,

onun nurunun şefâati için sadece

ayperestiz..

Ve dökülür her gece yükseklerden

sessizce sûrelerimiz...

Saint. Rintintin

08 Temmuz 2009 Çarşamba

sa-nı-klambaç

bu gece kalsan diyorum yabancı
tenimden yollara dökülmesen
adımlarını saklasan diyorum
kalacak ya burda biraz eksiklik
biraz da anlamsız duruş hiçkişilik
bu macera mutlaka acı
ve ne acı tene giydirelemeyen şehvet
yalnızız hücrelerimizle biliyoruz da
koşuyoruz her gece başka kokuya
aşka suskun kavruk tene
yanılsamamıza nihayet

bu gece yatsan diyorum
uykumdan bıkmış yatağıma
kıvrılıp erkek bir uyku anlatsan diyorum
eller eksilince manzaramdan
kokuşmuş gece kıyılarında ben
bilirsin utangaç lekeleri siliyorum
yalnızca...
yalnızca ellerim
unutulmuş hünerlerim
kurulmuş saat gibi ecel
son senfonim karayak ciğerlerim
indir düğmeleri adımını kaldır geri
sustur inleyen tellerimi
tek gecelik erkeğim
adını ben koyamayacağım biliyorum
kuytu köşende kirletmeden hepsini
el kadar mırıltı diliyorum

artık uyusan diyorum
tek gecelik yabancı
tek hecelik bildik acım
rüyalar ıslık çalıyor
dinliyorum...

18 Ocak 2009 Pazar

(N)isyan


Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür*

Önce sevmeyi unuttuk. Yani varoluşumuzun ve var oluşun sebebini herşeyden önce. Ağlayışına tepkisiz kalınan bir çocuk öncelikle sevilmediğini hisseder. Sevgisizliğin dikeni değmiş bir ruhun sancısı hiç beklemeden başlar.

Evrenin boşluğa tahammülü yoktur, boşluklar ivedilikle mutlaka başka şeylerle doldurulur. Sevgi gidince bize kalan boşluk öyle hemen doluverecek kadar önemsiz bir boşluk değildir. Aşk üzerine yaratılmış evrenden onu soyutlarsanız yarattığınız boşluğu doldurmak için devasa bir unutuşa daha ihtiyacınız vardır, ya da pamuk şeker tesellileri.

Boşluklanmayı insanıoğlu da sevmez zaten. Gecenin sessizliğinde nereye gidişimizi sorgularken ürperiveririz birden, ya da korkular, kabuslarımıza konuk olur sorgusuz sualsiz. Kabuslardan kaçılmaz, biliriz. Tez elden doldurulmalıdır bizi içine çeken boşluk, çatlaklar bir güzel sıvanmalıdır. Neler girmez ki o dehlizlere? Apolet sevdası, mevki-makam hırsı, insan yapımı sınavlar kazanıp insan yapımı yüksekliklere tırmanma derdi, biriktirme telaşı, elde etme çabası… İnsanı yoran, ama yordukça hırslandıran bir sancı bulaşır içimize…

Bu sancı nefes aldırmamayı iyi bilir insana. Nefes almak sakıncalıdır; onun için zaman ayırırsanız duvalarınız yıkılabilir çünkü. Düşünmek risklidir bu durumda. Bu tutuşulunmuş hızın içinde sevgiden uzaklaştırdığımız içimizi biraz daha lanetleyerek yalnızlaştırmaya da başlarız. Çünkü içine hırs girmiş bir kalbe dünyasal ayrıntılar umursamaz umursamaz doluşur ve orada eniklemeye başlar, kendinden daha çirkin yavrularına…

Unuttuklarımızı asla hatırlamamak için yeni avuntularımızı unutmamayı sıkı sıkıya tembihleriz kendimize. Bizi hor görenlere kendimizi ispat etmeliyizdir, başarılarımızı insanların önüne kocaman dikerek varlığımızı ispatlamalıyızdır, yolumuza dikilen düşman insanları bir bir etkisizleştirmeliyizdir. Yani sonsuz savaşımızda her gün biraz daha sıkı giyinip her gün biraz daha hünerlenmeliyizdir.

Ötesi acınasıdır bu yolun. Bize kocaman bir bütünü fısıldayan evrenin içinde milyonlarca birbirine uzak dünyalar yavrularız. O dünyalar ki balondur yalnız, sivri yüzeylerden korkar. Ama uzaktan bakınca öyle pürneşe, öyle şatafatlı…

Vardığımız adı belirsiz durakta önemsediğimiz yegane tanrı kendimiz oluveririz artık. Parça oluşumuz bile aşağılayıcı bir itiraf gibi gelir, uzak dururuz ondan. Parçalığı sevmeyiz, çünkü o başkalarına muhtaçlığın sembolüdür. Oysa tek başına mağrur savaşımızla ne kadar bütün(?)üzdür. O durakta ne eşimiz dostumuz vardır yanımızda, ne başka iklimlerin insanları.

Doldurduk ya o beyni, o kalbi biz işte! Savaşta biraz ilerlemişsek başarılıyızdır, başarılıysak biraz daha umutludur gelecek. Bugün biraz daha para kazanmışızdır, ikinci evimizi almışızdır, lezzetli bir akşam yemeği yemişizdir dışarıda, ev iyi ısınmıştır.

Sıcaklığın sırtını okşadığı o işveli uykuların birinde bir bıçak gibi çığlık giriverir ruhumuzun göğsüne: “ Yardım edin!!!”

Aniden irkilerek uyanırız, allah allahlandırırız merakımızı, belki akşam yemeği biraz fazla kaçırmışızdır. Uyanıp küçük kutucuktan dünyaya bakarız uykuya tutunamayıp tekrar…

Bir patlayış gözümüzü şenlendirir kutunun içinden. Gecenin bir yarısıdır, çiçek gibi açılır havada alevler. Ama o çiçekler niye mutlu etmez ki kimseyi, niye korkar bebekler o çiçekten? O çiçekler ki ölümün güzellenmiş boyalı yüzüdür, çiçekler solup kapanırken bir eve abanır, bir ailenin üstüne. Yaprağı dokunan insanları kandırıp ölüme çeker, işvelidir o, kandırmacalıdır. Çiçeğin düştüğü yerden o yüzden çığlıklar yükselir. O çığlıklar beton gibi düşer kafamıza. Beton gibi anımsatıcıdır o an her şey. Bir silah vardır, hedefe tutulmuştur, hedefe yaşlı bir adam, belki üniformalı bir çocukla annesi konulmuştur. Korkuludur çocuk, elinin ucunda okul çantası belki, annenin yüzünde kahreden bir susuş, bilmeceli bir duruş…bilinmez ne sorulur ne istenmektedir. Sonra ekran hastanelere uğrar, hastane yolunda açılan mezarlık yolculuklarına. Kanın gizemi rahatsız eder gözümüzü, kanı sarmalayan yaralar, yaralara tutunmuş masum insanlar… Hiç bir bomba mutluluk getirmemiştir anlarız. Uğruna hayatımızı harcadığımız paralar bombalara evrilmek zorundadır. Evrilen bombalar o sıcak yuvaların üstüne ansızın yağmaktadır. Uykular patlamaktadır, sofralar dağılmaktadır. Aileler bin parçalanmaktadır. Kocaman amcalar vardır şurasında dünyanın, çığlıkları duymamaktadır. Anlarız ki o yoldan onlar da geçmiştir. Boşlukları dolmuştur ve dolmaktadır. Ama açlıkla dolmaktadır, ama bitmeyen bir planla dolmaktadır. O planlar mutlaka mezarlıklara da uğramaktadır. Aniden sokulur içimize çocuk çığlıkları, yaşları kümelenmiş gözlerin alacaklı bakışı, içimize bir daha unutulmamacasına çakılır.

O zaman hatırlarız unuttuklarımızı. Bombanın yanık kokusu şifalıdır. Barut kokusu alımdır. Kimileri onun kokusunda kaybeder hayatını, kimileri yeniden bulur orada eski insanlığını. Lambaları yanar o an içimizdeki odaların. Sürekli bir şeylerin bürüdüğü gözlerimize artık sadece yaşlar barınmaktadır. Yaşlar da arkadaştır mutlaka, soluk aldırır insana. Ciğerlerimizin varlığını hatırlatır ve daha neleri de. Kocaman bir nefes çekip koca dünyadan, kocaman başımızı ellerimizden arasından kaldırırız. İçimize doldurduğumuz ıvır zıvırlar birden suskunluktan kurtulup anlamsızlıklarını haykırmaya başlar, deprem başlamıştır. Deprem de şifalıdır oysa, her şeyin daha sağlam yerine oturmasının ilacıdır. Anlamlar anlamsızlıklarla yerini koşaradım değiştirir. Vücut sarsılır. Alışkanlıklarımız eskide kalmıştır. Bir ışık yanar odamızdan sokağa doğru, bir ışık yanar ruhumuzdan ulu ışığa doğru…

O gece hatırlarız öylece her şeyi yeniden, bir daha unutmak bilmemecesine…
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

* : İnsan hafızası unutmakla sakatlanmıştır.

04 Ocak 2009 Pazar

Belki

belki rüyalı bir gecede hayali
belki güpegündüz nar gibi sahici
belki o an
damarlarım kabarmışken yani
insanlığımı sorgularken
tartarken ulu günahımızı
insanlık-lığın kefesinde
beynim liğmelenirken
sıkılmışken sol yumruğum havada
sıkılmışken solcu bir yumruk gibi yüreğim orada
kalabalıklara karışacağım
caddelere salacağım haykışırışımı
molotof kokteylimi yudumlayacağım bilin ki
çakmak çakmak hınç dolu gözlerimle
annelerime karışacak hislerim
cumartesi annelerime belki
-oğlum, kınalı kuzucuğum,ciğerimin köşesi
seni ben adı belli değil bir yerde ölesin
dikenli tellere meze olasın diye mi dünyaya verdimdi?
ordan sızacak yumruğum başka bir meydana
tayad'laşacağım o köşede bir iyi
-insan, diyeceğim
ah, senin insan olduğuna bir inansam..
f tipi dehlizlerde sürünüp
o kurtların eline bir kuzu sunsam
doyarlar mı elimden bir sürü ummadan?
anadilimde haykırayım bari biraz
bana alfabemi geri verin
ve bıyığı yeni terleyen tenlere
hayalinin resmini yapacak bir gencin
ellerinden silahlarınızı geri çekin
hiç bir cellat asker doğmaz işte öyle anadan
safsatalarınızı buyrun kendiniz yiyin!

tarihin tekerrünü bekler başkaldırışım
sonra toz duman alır her yeri
mavzerler donanır allı pullu ortada
-biber gazı acı mıdır anne, yemeğe de mi katalım?
ve bu su israf değil midir o tazyikiyle
üzerinde yıkanası olmayan dimdik insanların?
adını aniden hatırlarım sevgili copun
her selamlaşmamızda biraz daha adamım
eminim, siz de inanın
apar topar götürülüşler vardır
kafalar bastırılarak
o bilmeceli arabalara
gidişimiz ummanadır
gidişimiz yok'a dır analarım
gidişimiz önemli değildir zaten
dikilişimiz ak pak geleceği masum yavruların

hakkımızı istedik diyeceğim
insan olmakla kazandıklarımızı
ve elimizden aldıklarınızı insana uzak yalanlarla
onlar bizimdi diyeceğim
virgülsüz bir dayak yiyeceğim, bilin
her yerimden copsuyu akacak
kan ne güzel de yıkar bir teni
korkarım yorulacağım
bir isim vereceğim belki
tatlı canıma kanacağım
-ben demedim amca o dedirtti
artık uslu sıcak yuvamda oturacağım
bilmiş bakışlarla o gece yalınayacak salınacağım
ucundan geçtiğim hücreye korkuyla bakıp
sancılarımı cepleyerek karanlığın ayazında
öylece insan yapımı bir hücreden
evrensel bir hücreye dalacağım.

02 Ocak 2009 Cuma

İbne Güzellemesi

o gün, altıncı gün yani
dinlenme gününde tanrının
pazarın neşeli güneş ışıklarında
gözü arta kalan çamura ilişti
bırakacaktı, görmezden gelecekti belki
içine bir heves düştü kuş cıvıltılarının yanında
"bari bunlar onlara benzemesin" dedi,
yani bakınca onlar gibi ama
ters çevirince cehennem gibi...
başladı rahmin sancılı irkilişi


ağzına al
biz o tanrıları adımızı öğrensinler diye var ettik
küçüklük bizde kalsın,
yine sen hepsinin ismini bir bir say.
neler girmedi ki oraya
küfürlerle yıkamasını da bildiniz taze tükürülmüş suratınızı
bu temizlikte sonsuz bir arınış var.
kiliseleriniz insanlara küsmüş
ve kulağınız başka tınılı onlardan, o yüzden
orda sadece fermuar sesleri çalar.
bacakarası yortularında da şaklayan kemer sesleri.


üstüne otur
siz onlardan değilsiniz, bilirsiniz
bu tahtı revan yalnız sizin için burda durur
kimi zaman ebruli bir kanat giyersiniz
ve yükselirsiniz
yükselirsiniz ki yüksekler size bir nişan
büyüsü bozulmayacak bir uğur
kimi zaman da gece yarıları
aniden kuyruğunuz ve kemirgen dişleriniz çıkar
tende fazlalık giysileri kemirirsiniz
ve bulursunuz en değerli hazineyi zerre şaşırmadan
kimde barınır ki böyle barışçıl en derinde
alımlı bir kelebek ve suratsız bir sıçan?



ye!
bu kimsenin eti ve kimsenin kanı değil,
yut!
zehirleneceğinden şüphe etmeden iç bu körebe şerbeti
siz önceden iğrenirdiniz
saatler yorgunluktan vurmayı unuttuğu zamanlarda
karanlığı bir ürperti kovalarken o derin gece kıyılarında
midenizi tutarak eve geldiniz
bir erkeğe fazla gördüğünüz kusmuğunuzu
en azından evinize serdiniz
siz
en kutsal organı seversiniz ellerinizle
kimi açan, kimi solan bir çiçeği
kimi uçan, kimi büzülen o gizemli kelebeği.
tuttuğunuz kanatlar götürmeyecek hiç bir araf'a sizi
bilirsiniz
ki en azından dünya
mor-laci gözlüklerinizle en büyük teselliniz.

üreyiniz
ben sizin neslinizle geceyi hoş geçireceğim
en kör bıçak neşterdir ellerinizde
onunla kaderinizi karalayan kalemler bilediniz
sonra kalbinizin siyahından boğulup
bulduğunuz en küçük deliğe sindiniz.
siz öğretmendiniz yaşlı alemin her yerinde
babalara nasıl katil olunacağını,
annelere neden intihar edilebileceğini öğrettiniz
kendiniz hiçbir şey öğrenmeseniz de...


ve muhtaç, muhtaç size dünya biliniz
her zaman amcaların, teyzelerin tesellisiniz
mor mührünüz basılmasın diye çocuklara geceleyin
karanlıkları yudum yudum parsellediniz.
muhtaçsınız ki o dünya
sizin her zaman aç kalan midenize
taze vurgunlar indirecek
sizden aldığı safsatayı insanlar
alımlı, büyük törenlerde giyecek.
üzülmeyin bıçaklarınız hemcinsinizde de olsa nihayet
inanın cennete damsızlar da girecek!
adınıza inanın,
adınızı kirletin,
ki tanrının adı yüz'e çıktı
o da sever adıyla belki sizi diye
sizler açmasını bilmeyen küskün çiçeği geniş kırların
dar sokakların yorgun ibnelerisiniz.
bir karanlık yer açın, uykusuzum
bu gece beni aranıza alın...

29 Aralık 2008 Pazartesi

öyle, sıradan

depozitolu hüzünlerim var,
gidişlerim var mor benekli
sever gibi dururum, sanırsın öyle
ama adımlarım kaskatı içini yakar
bu oyuna ışıkçı gerekli
sadece ölünce ışık açan...
dedi oğlan...
olsun dedim,
ama oyundur önemli olan.
sahneye çıkarttım dilbaz gündelikçilerimi
bir havuz açtım dibi uzak
öylesine, aklım gibi kocaman
gel, dedim
bu suyun içinde boğulacak neslimiz
bu genetiğe bi general gerekli
suyun içinden taşırdım ellerimi
sahnelere vurdum, koydum ortaya evcilikleri
böylesine bir dünya olsun, ucundan ay gören penceremiz
bütün mezarlıklarca geniş,ölülere açık
yirmi dört saat gölgeli, uzun bahçemiz
oturdu yanıma oğlan
bir bakışını unutmuş yolda
bir de kulağının bir tekini
sonra evcilik oyunlarının senaryosunu banyoda
ama dedi yavaş ol biraz
dedim yürek biraz işte ama...
baktı oğlan
gülümsedi alaycı ucundan
kundağımı hala sırtımda taşıyorsam
bu büyümediğimden değil
sadece havayla temas korkumdan
öteki bakışını da verdi uzağa
diline bir veryansın
yalancıktan
kendimi buldum orada
masanın ucundan oturduğum
ve daltaşak düştüğüm uçurumun kucağından
baktı oğlan
evet, dedim var biraz yaram
açlığı severim zira
o zaman nimetim biraz damar, biraz kan
şaşırdı oğlan
ama biz onu haram biliriz
yuvarla kaldırımları, salla asfaltları ucundan
ayetim düştü dilime, öykündüm uslucuk tanrı bakışına
ama sahiden ama esastan
fısıldadım, sana en rahvan dini müjdeleyeceğim
en fitnesiz fesatsızından
ama öteki?
dedi oğlan
bu mistik bakış
biraz rüya varsayımlı
biraz masum yalan
ama dedim dinimiz...
biz heybetli ayrılıklara mı gebeyiz
sadece
yine de doğarken sıçtık ağzına gizemin
uçkurlu bakışlarla anladık aşkın tufanından
yol dedim
sustu oğlan
giy, dedim verdim pelerinimin ucundan.
soğuksa bu atmosferden değil
aşka uzaklığımızdan.
yan dedim
irkildi oğlan
kaç yılına kıyarsın pişmek için peki
kaç derini soyarsın ateşli ummanın harından?
sıcak dedi oğlan
yetişmeliyim belki daha erken
gitsem iyi olur
yani yüzüm kavrulmadan...
ama, dedim biz?...
dedi ki oğlan
biz cehenneme ayrı yollardan giden iki zebaniyiz
varacağın limana aldırma
allahtan bari, ateşten ölene dek izinliyiz
istasyona varmadan treni durdurma
ağlayarak tutulmamalı nöbetimiz
eğildi oğlan, bir gidiş taktı gövdesine
cebrail yürür gibi, dönüşünü özlercesine baktım arkasından
özlemim ölümümdü, 
yırtık pelerinimle sildim yaşımı
bir kaç sayfa daha söktüm kitabımdan.

20 Kasım 2008 Perşembe

Öz'e Dönüş

yoruldu aynalar çirkinliğimizden
utanmakta varoluş zaten ansızın, apansız
ortaya açılan çirkeflerimizden.
bir bir yolunsa kirpiklerimiz de öyle
bir yerde içimiz kusmaktan bıkacak

uzatsan elini biraz, uzansan ademoğlum
korma biraz cesaret, düştüğün anda deniz tutacak
ve sular dolacak deliklerimizden içeri
çirkinliğimiz ayrışacak
ben de böyle uzanırken o gün ufak bir deniz oldum
yüzyıllar sonra anılarımı size deniz susacak



denizden geldik, denize çok şükür
kirlerimiz, benliğimiz, tenimiz bizden ırak kalacak
ruhlamızın düğümlerinde gezinip maviliği içerek
sonsuzluğa gizimiz bir bulut sunacak
utanma coşkunluğundan
utanma dans bize meyilli, sen de umarsız köpür
köpüklerde hüznümüz banyo yapacak.

karalardan kaçtık kardeşlerim, onlar durmalı yerinde
izniyle kaderin burda suya sureler yazılacak
okuyan bulunmasa da hatalı alfabelerimizi günün birinde
uçun burda denize, çekin suyu içinize
susmayın, adımız çığlık olacak
ve bilin o zaman tarih defterinde anımız zaten
ve bir gün hepimizin adı DENİZ olacak.

Anlam

evet, evet zordu umut
bildiğim hataları güzelce tekrarlarım
ödevimi yaptım aynalarım hem bilirim ben ağlamayı bildiğimi
ağırlığım üstümde tonlarca, bir yılan vücudum işte uzak öyle
zordu umut ve ağır öyle tonlarca
tonlar sevmez oysa ağırlığı
durmayın üstümde siz de umarsız öyle
alın üstümden şu yaprakları
depresyonum sanki kaybolmuş bir rüzgar ve
sere serpe bembeyaz bir bulut alışkanlığım.
evet evet inanmamalıydım şeytana
ve ben tanrıyım bu yalnızlık kim ola ki
kurduğum unuttuğum bütün saatler
ve cehennemler uyandırınca zangoçları
kocaman koskoca gökyüzü yağar kıçımızın üstüne
evet evet gezegenler ben koymuştum buraya bunları
her gece kulak verip dinlediler bilirim
titrek yataklardaki çığlıklarımızı
elini ver bana elimi al insanlar
kocaman ama sınırsız işte öyle
ancak içimize sığacak bir nokta olalım
bir cümle var bilirsin o zaman başlamıştık
ve yine ansızın zangoçlar basmıştı tiyatromuzu
araya neler girmedi ki sevgilim
istilalar, devrimler, kapadık açtık çağları
oysa ellerin kirlense silinmeliydi sayfalar
devamını sevdik acımız gibi herşeyin de oysa
bu yüzden yoldan çıkaramadık hiç uğursuz kasımları
söz verdim sana tanrıyım al bu da kılıcım
ve kınında buruşuk maskem sadece sana gizlendim bildindi
ve bildiğim bütün şarkılar keskindi
ki keskindi zaten şap diye çukura düştüğüm rahim
kustuğum bütün memeler ciğerimdi
ve cümle, cümleler devam etmeli biliyoruz
düşkırığı ömrümüzün en güzel dikeni
dikenleri severiz biz oysa değil mi onlar
onlar ve güller artık ellerimiz gibi
yırtıla kanaya avuçlarımız çevirdik kutsal kitap yüzlerini
pelerinini unutmuş bir melek yakaladım işte şurda şaşkınlığım da böyle
böyle kirletirken mazisini biz soluklanarak geleceğin
bizden hesap soracak nesilleri cinlerin ve elleri kelebek
yumaklarımız da kozalarımız da kış güvercini
biz bit yeniği köşesinde bu güzel ipeğin
ipekler ve dikenlerin mükemmel bitimi
bitimi kuyumuzun ve uyumu sikimizin
kaldırıp soktuk göğün deliğine kocaman haşmetimizle
ve cümleler her zaman devam etmeli işte
ve devam ediş en büyük lanetidir bitimimizin
boşaldı kocaman yüreklerimizin üstüne oradan
üstümüze boşaldı orası işte öyle ıslağız
ve boğulduk kocaman varoluşumuzun hücresinde

anladı, bu unutuş silecekti evlatlıktan bizi.

İşte Yine Oldu

uzatır bir dikenle beslersin
bir jiletle doyurursun aç karınlarını
bir hançer, bir kılıç daha isterler
derinininde bir girdap besler
içe göçük, içi gömük insanlar.

sarar yapış yapış
bulaşır ellere mikrop mikrop
yüzlerini örter bekleyişler,
köprüler kollarına kurulur
yolları ayaklarını yalayıp
dizlerinde burkulur
gidemez yine de bir yere
kör topal çolak insanlar.

getirsem koca cehennemi önlerine
yine parmakları bir serinlik sorar
uzatılır ve uzar masallar da
yine salınmaz uykulara paslı çivili akıllar.

paçayı kurtardığın yerde bir sıyrık kalır
bir parçası kalır temiz insansızlığının onlarda
bir parçanı alıp ceplerine sokar
kirlenmiş yanlarınla yüzlerini yıkar
ve oturur büsbütün beklentinin kıyısında insanlar

ve kaçarsın ve kaçmalısın el yordamı vahşi uzamın uzağına
ve uzaklar vadetmeden teslimiyetini insanlığa
kocaman ve kocaman bir yorgan gibi sonsuzluk
sadece ışıltılanmış bir eldeğmemişlik gözlerinde
dalmalı ve dalmalısın derinlere ve uykuya
bilirsin bir gün seni de görecek o rüyalar...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Duyu

bir ölüm çalar
açılır kefenin cepgensiz yürekleri...

bir bir mimlediğimiz güz yaprakları
alır, alır
gözlerimizden kanaviçeleri
ve uzak dumansız bir vapur
dalar sonsuzluğa yüreğimizden
çığlıklarını dilimleyip damarlar
boyun büker yaşlı bir varoluş gibi
yürür ağır aksak
tarihin gizemli dehlizlerinden
uzanır, uzanır
yükseğin güneşli depremlerine
filizleridir gıcırtılarımız akarken korkusuz imgelerimizden
okyanus yeni yelkenlere hasrettir
martılar taze dalgalar gözlemektedir
tütmektedir tutsak platolar arasında sırrın buğulu bulaşığı
yarışır, yarışırız körkütük ellerimiz ve
sıyrılıp yumuk yumuk emelimizden.
varacaktır, varacaktır adımların tozu
tozlar yüz sürüp izine bilmecenin
yutacaktır gizemler bizi.

bir siren çalar
uyanır yaşlı kızın yorgun kirpikleri.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Çağrı

üstüne en alımlı ürpertini giy eduardo
bu gece kendimize dönüş yolunu kaybetmiş
bir uçurum kiralayalım
ay sadece bizi üzsün
ve yukarıdaki en yalnız yıldızı
gözlerimize bağlayalım

gel eduardo
savaşların bizden çaldığı kendimizi
bu ıssız karanlıkta bulalım.
bir yaygara vardır şimdi orada
bir difteri, bir boğmaca krizi
uzak dur!
cüssemizi o mavi kabustan
gökyüzüne sığınaklayalım

düşün bir hele, hele bir aklını yetir
ne kadar oyunu unuttuk yıllarımızı faizlerken?
kalbimizi kirletip
tenimizi dolambaçlı sokakların köşelerinde çizerken
ve unuttuk en yalın adımızı aynaların uzak köşelerinde
hadi bir gayret
o en ıslak yüzünü geri getir
yaşlarımızı dinginlikle kurulayalım
ağla lütfen eduardo
biz onlardan olmayalım...

şu karanlık, şu bitimsiz ululuk
çaresiz hissetme kendini asla
bırak bedenini ışıltılı çimlerin yamacına
ki biz, sen ve ikimiz bütün insanlığımızdan azade
ve tanrıların doyumsuz iksirini içerken
içimizde sorgusuz bir mutluluk
toprağın, suyun ve havanın
konforlu kimyasına karışalım
elimizde ateş
elimizde meşalesi özgürlüğün
hiç yormayan sonsuz bir yolu koşalım

yıkanalım eduardo
bu kirler geçmez değil
ki onlar silinir,
gayretsiz bi suyla erir
artık tenimizi bir peygamber pelerini gibi
ay ışığına boyayalım
ve anlayalım
yalnızlık alın yazımız değil
ağacını unutmuş bir yaprağız bu karanlıkta
hırslı rüzgarların darbesiyle
umarsızca kopmayalım.

anladık eduardo
bazen bütün heybetimizle dikilebilmek için
ve haykırmak için
elimizde orak çekiç
bilenmek için
durgunluğun sonsuzluğunda erimek gerekir.
bırak elindekileri sevgilim
ummanlığımızın çarşafı yüzümüzü
bu gece silinmez bir kana boyayalım...

Nida

Yakıştı mı şimdi sevgilim
bu kahverengi sonbahar ayaklarına?
Sırtında en umarsız vazgeçişler
ve yağmur çağıran saçlarınla beraber
gider yapraklar ellerinle

Ağaçlar yaprakta güzel
demiştik insanlara
yapraklar havada,
çiçekler sevecen kelebek kanatlarında
ve eşyalar yerli yerinde

Fısıltıyı unutur masallar
artık kuşlar cıvıltıyı
bilirsin,
ben hep güneşte çürümeyi severim
biraz maruz görürsün kokumu
Gel şimdi çevir insanları
anlat onlara umudu
ve inandır iyice buna onları
bir ricam:
son defa hatırla beni,
ikna et mümkünse cesedimi...

25 Mayıs 2008 Pazar

İşin Aslı

bir teferruatım var!dinleyin, insan olanlar ve olmayanlar ve "asıl mesele zaten budur" diyenler...

uzun uzun yıllar önceydi, yıllar genetik bir mirasa mı borçluydu bu özelliklerini yoksa okulu asıp gizliden gizliye basketbol mu oynuyordu bilmiyordum ve uzunluk kısalık kıyaslamasının görecelilik cenderesinde çığlıkla canverişine tanık olmuştum. "siktiret önemli olan zaten işlevi" dedim baktım işime.

delikanlılığıma yeni basmıştım, siksel sanatlar fakültesini vasat maharetlerle bitirmenin obur tadı içimde, hayata ufak ufak "bu gece düzüşsek?" bakışları atmaya başlamıştım. okulu bitirme tezim orgazmın alametleriyle ilgiliydi, "bütün belirtiler gözükmeye başlamışsa sonumuz hayrolsun arkadaşlar" diyerek bitiriyordum yazımı. orgazmın belli başlı yedi alameti vardı ve "kendisinden kaçılamıyorsa bütün hücrelerinin kulaçlarıyla daha derinlere dalmak en akıllıcasıdır" gibi bir çıkarımda da bulunmuştum üstelik. binaenaleyh yeni arayışlarım bitmiş değildi. yıllar önce ölmüş dedemin yatağının altındaki pornoların arasına karışmış yakuti kaplamalı bir kitapçıkla, beklediğimden daha büyük ebatlarda bir zenci penisi penastrasyonuna maruz kalmanın benzeri bir hissi yaşamıştım. o sırada açık kalan tv de haltların kardeşliği oynuyordu. gerçekten eski bir elyazmasıydı bu. yazan elin kıllı ve damarlı bakımsız bir erkek eli olduğunu hayal edip okulda çat pat öğrendiğim aramice'mle okumaya başladım:

"""o gün sinirleri tepesindeydi ulu kelaynak'ın.henüz kendisini tanrı ilan etmemiştik. ama gelecekte kendisini hangi makamın beklediğini bilmenin güveniyle olanca çalımıyla sağa sola saldırıyordu. ortalıkta mahşeri bir cümbüş vardı. her zamanki gibi bir şişe parfümünü son damlasına kadar boşaltıp meydana çıktı bizimkisi. karşısında milyonlarca sadece geğirmeden mütevellit ses çıkaran gaz maskeli insan ruhları vardı.boğazını temizleyip bir iki öksürmeden sonra söze başladı müstakbel tanrımız:

"ben sizin tanrınız değil miyim?"

ortalık gürlemeli bu sesten sonra birlikte verilen yanıtla inledi:

"bela!"

-vezir, ne diyor bu denyolar yahu! niye bela okuyolar durduk yerde tanrılarına?

-efendimiz, onları yaratırken bir yanlışlık olmuş, arapça konuşmaya programlanmışlar. size "evet rabbimizsin" diyorlar sizin anlayacağınız.burada size suflörümüzün yardımcı olması gerekiyordu aslında.

rolünü iyi ezberleyemenin kızgınlığını suflörden çıkardı tanrı.

-nerde bu suflör bozuntusu kıçımın kenarı?

-burdayım efendim hemen üstünüzde. az önce burnumu karıştırıyordum size yetişemedim. affedin.

-nasıl üstümde? Burda benim üstümde kimse olamaz sen kimsin ki?

-efendimiz beni yanlışlıkla kendinizden kat kat uzun yaratmışsınız. şu anda yaslandığınız şey benim ayağımdır ayrıca. sahneyi baştan almamız gerekirse sizin dinleyicilere "elest'ü bi rabbiküm" demeniz gerekiyor.eğer bu yeni dili konuşmayı beceremeyecekseniz dublaj da yapabiliriz megafonla.

bu sihirli sözcüğü bir türlü söylemeyi beceremeyen tanrı suflörün tavsiyesine uydu ve yaratılış merasimi layık-ı vechiyle yerine getirildi. (yazarın notu:bunun ne demek olduğunu bana bülent ersoy isimli bir ruh söylemişti, bundan milyonlarca yıl sonra dünyaya gönderilecekti.okuyorsa kendisine selam ederim.)

günün anlam ve önemini belirten konuşmayı yine suflör yaptı.çünkü tanrının boyu yarattıklarının sadece bir buçuk katıydı ve bu cüsseyle ortama hakim olması mümkün gözükmüyordu. buna rağmen yine de merasim bittikten sonra tanrının yapacağı ilk şey suflörün işe alınırken ikametgah ilmuhaberi getirmediği bahanesiyle önce onu işten çıkarmak, sonra da kellesini uçurmak oldu.tabi ki daha sonra sıra vezire geldi. onun kellesini uçururken de ağzından "eşhedü en la.." diye başlayan bir söz duyan tanrı anlamını sormak için kendisini sarsacak oldu ama vezir çoktan zamanın rahmetine kavuşmuştu.

artık tek tabanca bir tanrı ve yüzlerce emre amade insancık sersem sersem bekleşiyordu mahşer meydanında."ileride burada 1 mayıs kutlansa iyi olur" diye düşünen tanrı birden bu uçsuz bucaksız kalabalığın içinde yapayalnız olduğunu farketti.bütün bu ufak tefek şeylerin bir benzeri vardı ama kendisi uçurum gibi yapayalnızdı.birden derin bir keder çöktü omuzlarına.hiç anlamadığı dilden konuşan yamru yumru şeylerle nasıl ve neler paylaşabileceğini sordu kendine. kocaman bir "hiç!" cevabını aldıktan sonra düşük omuzlarıyla insancıklarına seslendi:
-lanet olsun ki sizin kadar kendimi düşünmeyi unutmuşum.bu bir halta yaramayan yeteneklerim bundan sonra sizindir.onlarla becerebildiğiniz en büyük boku becerin.ben gidiyorum. sürekli büyüyen bir uzayın sonunu bulmaya. şimdi yıkılın karşımdan!


sonra tanrı bütün zati ve subuti sıfatlarını bu karafatmalara dağıttı.özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz bu yaratıklar dünyayı büyük bir iştahla tırtıklamaya başladı.bu arada tanrı çoktan tozu dumana katmıştı.arkasından kıyamet merasimine katılıp katılmayacağını bile soramadık. sadece Nietczhe diye bir kula selam söylememizi istedi. (tanıyorsan sen iletiverirsin sevabına.)

o günden sonra o siktiriboktan güne "Kal ü Bela" dedik. ey okuyucu, aldın mı sorularının cevabını? almadınsa da çok sikimde. sen sadece kitabı kapatırken "sadakallahü'l aziiim" de de iş raconuna uysun. anlamını ben de bilmiyorum.bir arap bulursan kendisini sorarsın.""""

neye uğradığımı şaşırmıştım. pazar yerinde çırılçıplak kalıvermiş bir adam gibi olmuştum sanki. içimden "evreka! evreka!" diye bağırarak koşmak geldi.ama bunun ne demek olduğunu da bilmiyordum.çukurlarından fırlamış gözlerimi yerine sokuşturup kitabı kaptığım gibi aşağı indim. sonra aklıma geldi: "sikeyim insanları, bekleyedursunlar. önce ben bir etek traşı olayım..."

09 Mayıs 2008 Cuma

Anıştırma

gözlerimi karartıyor keskin güneş ışıkları...

ve ben bir kışı daha öldürüyorum sevgilim.bir kış daha adını heceleyerek şahadet getirip ölüyor ellerimde. her geçen kış; birlikte ölü doğurduğumuz eski beyaz masalları yad ediyor lafcambazı fısıltılarla.

o kışı hatırlar mısın ki ellerin beyazdı. sen kardanadamdın ve ben uçsuz bucaksız iştahlı, beklentili bir çocuk. kafanı kaldırıma dayamıştın yanından geçerken. o güzel saçlara dizlerimi layık görüp evimdeki kutup iklimine davet ettim seni.

o zamanlar buzullar biraz daha kurnazdı. ve sen ne ninniliydin omuzlarımı koyarken uykunun kıyısına...ah o ne istanbuldu ki soğuğu en alımlı elbise gibi geçirmişti üstüne. ve biz onu dikizlemekten, umutla frikiklerini beklemekten ne keyif alırdık.

aşkımız en güzel semtlerin isimlerini hakederdi: senin bana bakışın Kanlıca, benim sana dokunuşum Bebek.ve körfezler, ve tepeler ıpıslak vücudunda.bastırıp gömdüm seni vücuduma, ve sadece seninle çalışan bir çocuk külüstürü oldum.

koşa koşa karşılardık sabahları. ve sabahlar kıskanmazdı bizden ışıklarını.

insanlardan kaçırıp yukarı taşırdık hayat kırıntılarını, hani o çık çık bitmez tavan arasına. gökyüzüne o kadar yakın ve bir o kadar uzak yangınlardan. ikiz kırlangıçlar gibi uçuruduk seninle bulutları.

sana dokunamazdım."sen böyle dur canım, ben sana bir avuç su alayım, ben sana bir bez bebek, ben sana uçurtma... ve yeter ki sen kal burda, sessizce dur orada..." ya köstebekler tutar kolundan götürürse seni, ya gözünün birini düşürürsen birilerinin ense traşına? ya sakınmazlarsa kendilerinden seni bana bir ecel bağışlamış o körkütük acımasız insanlar?

derdim...

seni cennet gibi severdim, loş bir ışıkla gelip cenneti düşlerime sererdin. elimin tekinden sakınmazdın elini. kulağının birini hep bana ödünç verirdin. saçlarının teline günlük gelip geçiçi planlar çivilerdim.

ama yine de yarınsızdık. elimizde zıplayan afacan bir bugün gibi umarsızdık.
"ileride gökdelene taşınmayalım canım, rüzgardan korkarım ben. hem ne kadar olsa kopamayız yer yüzünden.belki bir gün tanışma yıldönümüzü de uzay mekiğinde kutlardık. plütona kahvaltıya çıkardık, sabah kalkıp neptünden."

elektronik virüsler bulaştırmazdım sana,sen hep sakınırdın beni bakterilerden. her gün tozunu alırdım gölgeli düşüncelerinin, sevgimize karanlıklar girmeden.

acımasız soğuklar kadar ısınıp sıkışmıştık aşkla.ve şikayetçi değildik halimizden. her zaman oksijene ne lüzum vardı ki hem? bazen yeterdi işte bir iki düş, bir kaç uçuş yükseklerden.

"ben gelmeden intihar etme sevgilim. ben sana dışarıdan biraz akvaryum getireyim."

seni hep bulutla beslerdim. ve koyu rüzgarlarla silerdim ağzının kenarını, ucuna öpücük kondurup. ah ne biçim gökyüzüydük değil mi sevgilim?

biz yine alabildiğine bulut ve istanbulken, bir çığlık, bir zil sesi, bir acele ecel indirdi ikimizi gökyüzünden.

"sen burda kal sevgilim. beni işten aradılar. akşama dönerim. gelirken hoş bir şarapla gelirim.hani o en kanın gibisinden."

akşamı bekleyememiştim. seni yalnızlığa layık göremeyip yüksek adımlarla ve elimde okkalı bir şarapla uçarçasına geldim sana.

demiştim ya sevgilim bekle beni burda.ne güzel işte bekliyordun. ama yanındaki o hayalet neydi, o sahipsiz uçurtma kimdi, o kınını şaşırmış kılıç nerden çıkmıştı
bilemedim...

tenine iğrenç bir el, yatağımıza korkunç bir ecel sokmuştun.

elimdeki şarabı gözlerimle içtim,,
ve kanın gibi bir kusmuk boşalttım ağzımdan.

hatırladın mı sevgilim o bembeyaz başlayıp kıpkızıl biten kışımızı?
belki sen gittin diye sadece kışlar değil bütün mevsimler kızıl geçer gözlerimin önünden.
ama alacağın olmasın varsın
bu mevsim de şerefine!!!

28 Nisan 2008 Pazartesi

Vesvese

sonra oturdum ağladım
bir çiçeği bir çiçeğe küstürerek
ama zaten ağlamıştım
bir bıçağı bir bıçağa çizdirerek
ve delerek karnını gecenin
içinden ebemkuşağı çığlıklar seçerek
bakmayın siz bana
ben zaten hep ağlardım...

sonra yalnız kaldım
dizimi göğsüme çekerek
ve göğsümü böğürtlen ekşisinde çiğneyerek
ama zaten yalnızdım
dişimi pervasız ısırmış bir dil
gözümü kanatıp gayzerler saçan bir kirpik taşırdım
masallarım vardı ufacık,
efsanelerim vardı mor bilekli
ve tendürdüyot kavrulmalar kucağımda
adımı adımın üstüne kazırdım
bu yüzden acırdı ağaçlar bana
bakmayın siz bana
ki ben hep yalnızdım.

sonra pişman oldum
tesellilerime en cakalı küfürleri öğretip
vaatlerimi bir beşiğin tellerine bağladım
giydim umulmaz duyursamaları ciğerime
ki zaten pişmandım
bir dölyatağı bağışlasam kör kuyuma
bir acımtrak tren geçse avucundan tepelerin
uyanır mıydı dımdızlak baykuşlar
hayırdır inşallah kıvamında
istisnasız kötürüm hücrelerimle birlikte?
külden bir gül düştü ellerime
gül körkütük titrek kanatlı
bakışı ötüşünü acıttı
ellerim şaşırdı gözlerime
ki körlük sadece gözlere yasaktır
bakmayın siz bana
ki ben hep pişmandım...

bir cıgara yak israfil!
dudakların surdan başka bir şey tatsın
sonra ötelim ciğerlerine uzayın
öteye, öteye,ta dalağına dağdağanın
bizi puhular kıskansın.
sonrasını getirme bu öykünün
bu bekleyiş
unutuşla paslansın...

19 Şubat 2008 Salı

Gidiş

aslolan gitmektir düşür elini
elim sımsıkı bir kayboluş saklar
ve içinde
korkunç sürprizler ve doğuşlar gizli
aslolan gitmektir düşür elini
eni konu bir gitme anlatısı bizimkisi
hep dinlemeyi severdik
oysa yapmasıdır en zevklisi

aslolan gitmektir
gitmek biraz insanlığımızdan
gitmek biraz kazanmaya açlığımızdan
ve elbette noksanlığımızdan
gitmek içimizin kapısını
sımsıkı sürgülemektir
deşilmeye utanan yaraların üstünü
kupkuru bir alçıyla dizginlemektir.
o alçılar ki sevgilim
düşkırıntısı değil asla
uçurumsuz bir yas pasından
yastıkaltı sayfalarını
kahroluşla silmektir.

aslolan gitmektir
her zaman gideriz
gittikçe ilerlediğimizi sanıp
vehimlerle buğulanmış camlarımızı
avuntularla sileriz.

aslolan gitmektir sevgilim
düşür elini, yüreğini.
durdukça içimde ürperiyor sarmaşıklar
ve keskin bir bakışla yakıyor yüreğini gecenin
bu kendini bilmiş uzak ışıklar.
düşür elini sevgilim
ellerin bekleyişle ilişik
biliyordun her zaman
ben sana dönüş biletimle gelmiştim.
ve sana söyledim
her insan bir durağa yakışır
ve her durak aslında
ölüme bir kuşbakışıdır.
susmaktan yorulduğum kadar yorulmadım gitmekten
gel seni de götüreyim desem..
boşver, bu lahit tek kişilik.

aslolan gitmektir sevgilim düşür elini
her soluklandığında bir köşede
unutuşun gibi bir yerini
sonra da kırdığımzda kapıları
anımsayacağımız bir bekleyiş
bulamayışımız gibi...
bırak, bırak sen de bir köşeye
bu masmavi sen kokan
bu utangaç gözlerini.

ben gidersem ellerim gider
ellerimde gururlu hikayeler
ve uyduruk, ağızsız, gözsüz
pamuktan yamru yumru bebekler.

aslolan gitmektir sevgilim düşür elini
herkes bir ucundan yürür dünyanın
hiç kesişmeden güzergahlar
hiç çalımlanmadan adımlar
hasılı varacağımız
tumturaklı bir kuyusu bu curcunanın
insanlar mor gerdekli dünyanın
kuruntulu dul gelini
aslolan gitmektir sevgilim
güzeli budur ki gidenlerden sonra
yoktur ki hiç kalanı
her nefesin bu yolun
"işte öylesine" bir adımı

aslolan gitmektir sevgilim
hadi sen gidiyorum
ben böyle kal
ve düşürelim elimizi
sonra edelim duasını ayrılışın
öperek gözlerimizi.