hiç gerek yoktu ki zaten kanımda
eski bilenmişliğini hatırlayan bıçağı şahlandırmaya
senden başka
evet, senden başka makberler de vardı ki
sancımı kıvırıp yatırabileceğim.
uzanıp baktım etine, uzanıp bir koşuşturmacanın içinde. içinden ateş alıp çokbilmiş pırıl gözlerin kesti soluğumu, pusmuş uslu sus'umu. o meşaleye baktım, kıvılcımı alıp içime attım. okyanusa batmış eski yırtık mektuplarım ucundan tutuştu yeniden. orda, günün kendini bilmiş nal seslerinde yudumlanırken kavruluş, sanır mısın sana bir beklentiyle aktım?
insan olmak beklentiye bağlamak mıdır her zaman uzayan doğruluşu? ucubelik budur ya hani vazgeçişi ustaca öğretirsin içindeki beklenti köpeğine. her daim kılıç yaralı ruhunu anasınısatmışlık direklerine dikip gösterirsin insanlara harlı rüzgarlarda umarsız uçuşunu. yani ki bir beklentin yoktur okyanustan, oturup sonsuzluğu gözlerinle aralarken. suyu, sana sırt dönüşüyle, kendi gibi olmanın bilmişliğiyle seversin. ah dedim, bir kaşık, utangaç eksik bir fincan şeker boşluğunda bakayım yanağındaki o tatlı mırıltıya. sen bana ödünçlü bir komşu olmasan da yeter. yani ki şehzade korneanı,uskumru retinanı bulandırmasa da olur
varlığım, ince dilinmiş dudaklarını, o cariye pembeleri kıvrandırmasa da olur adım.
sen yine ummanınla kavrulup dur yoksayılabilir bakışlarımın karşında.
uzanıp baktım suratındaki okyanus parçalarına. sen ıslaklığınla şahika!!
hayır "ben" demeyeceğim. bir kolu olmasın varsın bu pinokyonun, öylece dinlemeli görkemini belki bacaksız piyanonun. "ben" demeyeceğim bunu bil, "ben" diyerek doğrulmadı hiç bir incil. ve burada kal ortasında adı çokbildik "sen" olan oyunun. şimdi aşkın çok kullanılmış binyıllık vaftiz suyunu kirleteceğim. nesil nedir bilmezim. bundandır o koyu boyalı suda yeniden yıkanacakları düşünmeyeceğim. yine de görkemli kapısından girerken dilenciler parmaklarının ucunu batırıp istavrozunu çıkaracak bildik ürperişle, o çok girilen, o korkulu kilisenin. gizemli ermişler gibi yüklenip gideceğim suskunluğumu uzak karabasanlara. ve kimbilir hangi sarayın sarnıcında efsunlarımı yeşerteceğim!
sen yine kal okyanuslarında hayata bildik bakışlar saklaya saklaya. bir gün tenine gurbeti giyeceksin adam! agoralarında azizlerin kahrolduğu, sütunlarında görkemli tanrıların kadehlerine şarap oyduğu bir antik şehirden bakacaksın bütün şatafatana. sanır mısın ki iliklerini baktığım kadar ebruli göreceksin?
ah! bu muamma senin için! ve bu muamma için senin iç'in. küçük bir ayna atacağım kefenli cüssenin üstüne, belki bir gün yanılıp kendi karmaşık yaşını yoklarsın diye. hiç bir ayna gözbebeğim olmayacak sana yine de.
kıvırıp kolumu içimden çıkarttım fişini, içimden çıkarttım ıkınıp topaklandırdığım bütün kokuşuk erkekler gibi. dedim zaten kalbime değin uzanamıyor hiç bir penis, hiç birinizinki karmaşık kalp kapakçıklarımı dürtüştüremiyor. hiç bir sevdalinka ıslanmadı zaten içimden coşup taşırdığım bir orgazmın sularında.
kainatın zamanı yumrukladığı, zamanın kendi anlamsızlığını sorguladığı o çok bitimli bir iki saniyeyi pışpışlayıp ıraklandım yanından. başka yan'lar ne çok hem pimini çekip üstüne oturacağım, sonra gökyüzüne fırlatılıp ebruli parçalanacağım cinsten. erkek biterse de dünya da bir gün isa'nın mezarını kazarım olmadı. olmadı otopsilerde ararım kendi biçimsiz DNA'mı.kaç tiyatro aynası var bu oyunu bildik öyküleyecek, kaç şapel var zaten karabürümlü insanlara hışmımı dinletecek. hem ben ne göklere sığarım ne yerlere, sanma ki zaten gırgırlı tiyatrolara, alımlı şapellere.. ben ancak bir erkeğin varlığından habersiz yanağını serinlettiği o iki huzurlu okyanusa oturup bağdaş kurarım. ve işte o zaman anadandoğma bütün erkeklere şahdamarlarından daha yakınım! al sana bir "uzak" yabancı. karlı karmaşanın ortasına düşmüş bir adam gibi sarıl bu paltoya. içindeki kararsız sıcaklık bilirsin dona kadar kiracı.
yine de tutamadım kendimi:
-pardon, cenazenize katılabilir miyim?



